Asalak Yalnızlık Köleliğinin Kansız Devrimidir, Kıbrıs’ta Aşk..

Aşk düzen tanımaz, usul-erkan tınlamaz, yasa-yasak iplemez, duvar-gancelli tınlamaz, napan-neden sallamaz, kadın erkek ayırmaz tarumar eder; eşkıyadır yerle yeksan eyler, anarşisttir korku taşımaz, gözü karadır engel konulmaz ve hükmünü geçirir, otağını en tepeye kurar cancağızım..

Aşk kapıyı çalmaz pirim, hırsızdır, girer içeri istediğini alır götürür. Yasa tanımaz, yasak bilmez, asidir. Dur-durak bilmez, yol yordam, usul bilmez arsızdır. Sorgusuz sualsiz girer içerine ve yürek tahtına hükümdar olur beleşine.

Aşk kural-kavram, zaman-mekan, mevsim-meyan tanımaz inan..

Zira, her insanın iç coğrafya toprakları üretim için çok elverişlidir aşk için hiç mi hiçine.. Bir kere girip yerleşti mi aşk iç dünyanın merkezi kalbin tahtına; devrim olur.

Gel de delirik satırlar yazma şimdi. Gel de zapt eyle düşleri ve heyecanları. Sen durursun durduğun yerde de, içindeki deli şair durmaz ki. Sen istemesen de teslim alır seni, içindeki tüm yutulmuş unutulmazları yutkunulmaz hale getirir.

Nedir onlar, kimlerdir?

Vedasız selamsız çekip gidenler gelir sonra harta. İyilik edip de fenalık buldukların düş kapılarını çalar. İnsanlık edip de hayvanlıklarına maruz kaldıkların çıkar mı hiç hatırdan..

Peki ya o gönlünü çalıp kendine aşık edip, yollarına maşuk eyleyip, şu üç günlük dünyayı beleşine zehredenleri nasıl yok sayıp unuttum gitti der insan; der, der, der de, hepsi hikaye, unutmaz aslında.

Çoklarının yüreğine saplanmış bir intikam kıymığı gibi saplanadurur oracıkta öylece. Kızarır, şişer, iltihaplanır, sonra patlar, irini akar, bir müddet acıdan kurtulur insan.

Fakat kıymık hala yerindedir, sonra yeniden kızarır, şişer ve yeniden acı verir, her kafa güzel olduğunda yürek acır….

Soruyorlar bazen, yazacak onca düşünce ve duyguyu nerden uluyorsun, nasıl bir araya getirip, derleyip güzel cümlelerle bunu aktarmayı başarıyorsun diye. Soruyorlar. Bilmem, bunu ben yapmıyorum. Bu benim başarım, ya da yeteneğim değil ki!

Klavyeyle parmaklarım ne zaman buluşsa olan oluyor işte. Bir sel coşuyor, bir sel kopuyor avuçlarımın uzantısındaki parmak uçlarımdan, sonra her zerre ten, her zerre göz, her dem yürek sel derya.

Neyse dönelim şimdi akan duygulara, konumuza..

Ben bu satırları bugün, derginin Mayıs sayısı için 26 Nisan günü yazıyor olsam da..Siz bu satırları Mayıs ayında yağan ılık yağmur tanelerinin ferahlatan mevsim duygusunda okuyacaksınız..

Mayıs, yağan ılık yağmurların kalem ve toprak kokusudur…

Mayıs yağmurları işçinin teninden toprağa düşüp umudu sulayan ter yağmurlarının ayıdır..

Kurumuş buğday ve arpa kalemlerini yeniden yeşertme boş çabasıyla, son bir kez daha ve boşuna yağan ziyan yağmurları gibi görünür.

Ama öyle değil.

Kavrulmuş, kurumuş, sararmış kalemlere, toprağa, hasretliğe bir nefes, bir ferah tesellisidir mayıs yağmurları..

Ve Mayıs yağmurlarının aşkı önce doğurtan, olduran büyüsüne şahit olacaksınız.. Mayıs yağmurları aşkı yeşertmek için yağar, şahit olacaksınız. Çünkü; kuruyan aşkları filizlendirir Mayıs yağmurları..

Bir gece veya bir sabah aniden hayat değiştiren mistik bir büyüdür aşk.. Aldığın nefes beynine ulaşmaya başlar. Aklın çalışır veya daha derinden alt üst ambale olur. Odanı toplarsın, dolaplarını düzenlersin, salona çeki düzen getirirsin, pencere panjurlarını sonuna kadar açarsın..

Kül tablalarını boşaltır, yarım kalmış içki şişelerinin hepsini çöpe atarsın. Aynalardaki ince küçük lekeler gözüne çarpar, onları kağıt peçete ile temizlersin, banyoyu ovarsın..

Sonra hızını alamaz evine gelen yardımcı kadını arar baştan aşağı bir temizlik istersin. Evden çıkmadan önce, hepsi siyah renkten ibaret kıyafetlerinin içinde asılı duran çok uzunca bir süredir giymediğin buz mavisi tişörtünü giyersin. Siyahları arkanda bırakırsın..

Arabana bindiğinde araç parfümü sıkarsın koyluklara. Güneş her zamankinden daha parlak, hava daha bir açık, serin ve güzeldir.. Karşı komşunun bahçesindeki ağaçların çiçeklendiği gözüne çarpar..

Pencerelerde mor salkımlar, mor menekşeler ve sümbüller görürsün, simsiyah güneş gözlüklerinin ardından çiçekleri sulayan komşuna bakarsın, o da sana..

Bir kez daha seslenmez, günaydın demez, ama bu sefer sen dersin. Sonra o da “Günaydın” der dudak ucuyla, yabancı, uzak bir mesafeden…

Sen yanına yaklaşırsın, biraz daha şaşırır, bir buçuk yıldır ölü gibi yaşadığın bu sokakta dün gece doğduğunu kimse bilmez.. Anlam veremez..

Sonra muhabbet edersin komşunla ve yıllardır seni televizyon programından takip ettiğini öğrenirsin. Şöyle der sana “Biz sizi televizyondan izlerik hep, neşeli, güler yüzlü ve şakacı hallerini çok severik. Siz buraya taşındıktan bir ay sonra komşu olduğumuzu öğrendik. Sabahları sessiz sakin, asık suratla işine giden ve gece geç saatlerde yorgun argın tek başına yaşadığı eve dönen birisi gördük seni ve çok şaşırdık.

Çünkü televizyon programındaki neşeli genç adamın kendi hayatında mutsuz, yalnız ve bir o kadar da umutsuz bir yaşam tablosu sergilemesi bizi çok üzdü.

O yüzden biz de size seslenmezdik. Farkındaysanız siz de ilk defa seslendiniz bize” deyince komşum.

Dünyaya yeniden doğduğumu, ölü toprağımı üzerimden silkindiğimi fark ettim. Hiçbir yorum yapmadan “Size iyi günler” diyebildim ancak.

Bir sabah uyanırsın ve hayat renk değiştirir..

Sabahların o griden buz mavisine çalan soğuk renkleri sis perdesi gibi aralanıverir ve o soğuk örtünün altından rengarenk ılık bir bahar çıkagelir..

Elindeki telefonun anlam kazanır, umutla taşırsın kendini de telefonunu da artık.. Evinden işine doğru giderken yollar tebessüm eder, dört penceresi de kapalı araçların içinde umutsuzca yol alan asık suratlı insanlara gülümsersin; manasızca sana bakarlar, sen gülersin, sonra onlar da gülümser, deli olduğunu düşünürler, düşünebilirler, olsun. Aşk deliliğin en güzel halidir zira, ziyanı yok..

Anlarsın ki “Sen gülümsemezsen, sana tebessüm etmez hayat. Sen görmezsen görülmezsin hayatta. Hissetmeden yaşarsan, hissedilmeyen bir hayalete dönüşürsün. Yalnızlığına teslim olur kendi iç dünyana gömülürsen orada yaşadığını sanan kokusuz cesede dönüşürsün..

Davetsiz, arsız bir misafirdir aşk, çat kapı çıkagelir. Kokular vurur burnuna, hangi ağaçlara, hangi çiçeklere ait olduğunu çıkaramadığın ve ayırtına varamayacağın kokteyl kokular.Mayıs ayına ait anonim kokulardır onlar, birazı yasemin, bir tutamı turunçgiller, bir parçası mevsim çiçekleri, bir bölümü sevdiğin insanın doğal kokusu..

Gündüz enerji veren, gece tütenlerle de hayaller kazandıran afrodizyak kokuların armonik bütünselliğidir aşk..

Anonim afrodizyak kokuların folklorik bileşenidir aşk..

Birbirine karışmış birazı taze, birazı çok eski yaşanmışlıklara ait buruna vurduğunda biraz yeşerten, biraz hüzünlendiren, biraz yaşatan biraz da öldüren kokuların sarhoş edici sentezsidir aşk.

İyotlu, afrodizyak, maki, fundalıklar kokularının bir olup yalnızlığın üzerine hücum ettiği bir mevsimdir Kıbrıs’ta mayıs ve aşk.

Bu nasıl bir amadelik, bu ne türlü bir biat, bu ne menem bir müptelalıktır.. Gözle görülmez bir gücün, solunmadığında ölünebilecek bir kokunun, dokunulmadığında yoksunluğu çıldırtacak bir tenin, tadılmadığında açlıktan kıvrandıracak bir orucun, varlığı yaşanılmadığında yaşayan ölüye dönüşülecek bir hayatın gönüllü köleliği gibi bu..

Bu nasıl bir müdavimliktir ki; o meşk mekanının duvarları, duvarlarına sinmiş kokuları, o ortamına sinmiş ruhu, o ambiyansına işlenmiş duygusu seni oraya sürükler..

Gitmek istemeyip direndiğinde, ellerinle tuttuğun hayali kendirler pençelerini kanatır, kalbini sızlatır. Direnmek istersin, onurunu korumak; her zamanki o mağrur, o burnundan kıl aldırmaz, o kibirli hallerini muhafaza etmek istersin, fakat ne mümkün.

Seni senden edecek, seni sana haram ve zehir kılacak bir aşk efendisinin kölesisindir artık.

Ya biat eder nefes alırsın veya direnir nefessiz kalırsın..

Aşk, saçma sapan, gereksiz bir onur savaşıdır. Vakit, ya teslim olup kendini yok sayma zamanıdır, ya da maşukunu yok sayıp ölü yaşamına geri dönmek istememek kararsızlığıdır. Çok kişilikli bir kişiliksizlik gelgitliğidir artık zaman…

Seven yanınla sevişen yanın hep farklıdır, ikircikli, iki kişilikli, birazı gereksizce haklı, birazsı lüzumsuzca haksız. Aşk, bir, halkı ve haksızlık ahmaklığının kör dövüş sürüncemesinin sürgit yalnızlığıdır..

Aşk öncesi yalnızlığına bir başına alışmışken aşk sürecindeki yalnızlığın ruhu sızlatan, yüreği acıtan, nefesi daraltan, görüş mesafesini karartan, algı yeteneğini bulandıran, düş dünyasını bunaltan bir “Ben bende değilim artık” meczupluğudur..

Seven yanınla sevişen yanın ikileme sokar seni. Sevişen yanınla ona kul köle iken, seven yanınla da onunla savaşan bir muharipsindir….

Tek kişilik yalnızlıktan iki kişilik ve kişilikli yalnızlık savaşıdır aşk.. Sevdiğini ve sevdiğine dair hissettiğin, seni küçük düşürdüğünü, ezdiğini sandığın duyguların onurlu savaşına dönüşür bir süre sonra aşk.. Onu ve ona dair hislerinin seni alçalttığını sandığın duygularına karşı giriştiğin devrim hayalli bir savaştır artık aşk..

Kısacası, Kıbrıs’ta veya başka bir diyarda, her dilde ve dinde, kazanılması mümkün olmayan yalnızlığa karşı girişilmiş kansız bir devrim mücadelesidir aşk.. Oysa, aşk devrimi için girişilen savaşların ne galibi vardır ne de mağlubu. Ne kazananı vardır ne de zafere erenleri..

Bu öyle bir devrim hayalidir ki mantığı, kuralları, sonucu, antlaşması ve barışı mümkün değildir.. Aşk biraz savaş biraz seviş sürer zira.. Birlikteyken ayrılığa, ayrıyken yalnızlığa, yalnızken onsuzluğa karşı bir savaştır bu.. Mayıs ayında, asla sona ermeyecek, ne kazananı ne de kaybedeni olacak asalak yalnızlık köleliğinin kansız devrimidir, Kıbrıs’ta aşk..

Araştırmacı-Yazar-Şair

Reklam

About the Author

Candaş Özer Yolcu
Gazeteci, Yazar, Şair