“Çözüm Ve Çözülme” Tamtamları Farklı Telden Çalıyor

“Kıbrıs için çözüm nedir?” diye sorsak, herkes farklı telden çalar, “ortamalı” haline getirilen bu adayı kendi keyfine göre “çözmek” ister…

Dedik ya, ortamalı!

Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar “insan” olup da kendi mallarına bir türlü sahip çıkamadılar, hep kendileri adına başkaları tarafından sahip çıkılmasını beklediler…

Günün sonunda da, özellikle Kıbrıslı Türkler, iğrençlikte sınır tanımayan, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir düzenin içine düştüler…

Kıbrıslı Türkler, önceleri ganimet ve beleşçilik sevdasıyla yanıp tutuşurken sonraları bu iğrençliğin kafalarına çökeceğini, yolların sokakların bile kendileri ve çocukları için ölüm tuzağı haline geleceğini hiç hesaplamadılar…

Şimdi ise, işin doğrusu, nasıl olacağını hala tam anlayamadığımız bir sürecin sonunda, belli ki önümüze çözüm adına bir pilav konulacak ve “yiyin be geri zekalılar, madem kendi pilavınızı pişiremiyorsunuz, isteseniz de istemeseniz de, zehir zıkkım da olsa, bizim pişirdiğimizi yiyeceksiniz…” denilecek…

Ezelden beridir bu ülkedeki iğrençliklerin ve rant düzeninin tescilli temsilcisi olan statükocular buna karşı çıkacak ve hep yaptıkları gibi bağıracaklar: “Bu plan Kıbrıs Türkünün sonunu getirecek bir plannnnn!!!! İstemezüüüüükkkk!!!!…Biz böyle eyiyikkkkkk…!!!!….Rum bizi hap gibi yutacakkkkkk!!!!” diyecekler hep bir ağızdan…

Ve “SÖZDE” statüko karşıtları, hani şu statükocu hocalarla gündüz kavga edip, statükocu hacılarla gece gerdeğe beraber giren, hırsızlığa beraber çıkan, her fırsatta birbirinin ayağının altına sabun atan, birbini arkadan vuran sözde barışçı ve demokrat solcu statüko karşıtları,  bunlara karşılık verecekler; “İsderüüüükkkkk!!!…Bu planla dünyaya bağlanacağıkkkkk!!!…Türkiye’nin hegemonyasından gurtulacayıkkkkk!!!…Gıbrız’da barış engellenemezzzz!!!” diye bağıracaklar…

Hani şu “Türkiye paranı istemiyoruz” diye bağıran, Türkiye parayı vermediğinde, 13. maaş ödensin diye Ercan peşkeş çekildiğinde de gıkını çıkarmadan 13. maaşı alan ve sonrasında Türkiye’den para gelmediğinde bu kez “para yok” diye bağıran, hükümete parayı bulun da nerden bulursanız bulun…diyen solcu statükocular!

Memleketimi çok ama çok sevdiğim bir tarafa, Kıbrıslı Türkün ne sağcısını ne de solcusunu ne de bunlara uzaktan bakanı, yaptılarını sineye çekenini pek sevemedim bir türlü, bir Kıbrıslı Türk olarak da çoğu zaman Kıbrıslı Türklerin sağcısının ve solcusunun, ve keza rantçısının ve statükocusunun her türlüsünün bu ülkeye yaptıklarından iğrendim, bütün bunlara yıllar yılı seyirci kalan ve üzerine atılan ölü toprağını ceket diye giyen, kaderi olarak kabullenen Kıbrıslı Türklerin zihniyetini de kabullenemedim…

Aslında yapmam gereken basitti, çantayı toplayıp bu memleketten çekip gitmek, kendime en azından daha insanca yaşanan bir yerde bir düzen kurmak, ki o düzen de sadece bir yerde değil, birkaç yerde hala hazırda mevcuttur…

Bunu bir türlü yapamadım, vicdanım el vermedi, bu mandıra düzeninden kaçmak, düzeltilmesi için uğraşmamak korkaklıktır, vicdansızlıktır, ilk doğduğum toprağa, ilk aldığım havaya, ilk içtiğim suya ihanettir, ilk yediğim lokmaya, denizimin beni okşayan ilk dalgasına, kokladığım ilk çiçeğine,  bütün bunları bana veren vatanıma ihanettir diye düşündüm hep…Hala da öyle düşünürüm.

Amma ve lakin, nafiledir bu inadım, bunu da biliyorum.

Bu ülkeye barış gelse de, bir çözüm olsa da, Kıbrıslı Türkler bugünkü zihniyetlerini değiştirmedikleri takdirde, değil Kıbrıs’ın, değil Ortadoğu’nun, bütün bu dünyanın en lüks şartlarda yaşayan en ilkel zihniyetli insanları olarak kalacaklar…

Bu ilkellikten kurtulmak için bir çözüm değil, yaşadığımız travmada bir çözülme olması gerekir, öncelikle…

Bu travmanın en belirgin örneğini, Lefkoşa Belediyesi olaylarında Lefkoşa leş kokulu bir çöp kente dönüştüğü zaman gördüm: sokaklara, caddelere akan lağımların, dağlar gibi yığılan leş kokulu çöp torbalarının arasından ite kaka son model Mercedescikleriyle, BMWcikleriyle geçip de kaldırıma parkeden, sonra da burnunun dibinde uçuşan sineklerle, leş kokularla birlikte en lüks restorantlarda hiç gocunmadan yemeciklerini yiyen “Kıbrıslı Türk müsveddelerinin” hali…

Bu ülkede her türlü pislik, fuhuş, kadın ticareti, uyuşturucu, alkol, sigara, kaçakçılık, kumar, sahtekarlık, devletteki kokuşmuşluk, sağlık, eğitim, ulaşım sistemindeki rezillikler tahammül sınırlarını aşarken bu halk hala tutulduğu travmadan çözülmedi, çözülemedi…

İşin ilginç tarafı, bu halk bu travmaya tutulduğunun farkında ve çözülmesi için de çözümden medet umuyor…

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir toplumunda böyle bir akıl tutulması göremezsiniz, çünkü yoktur!

Kırkdan fazla milletten insanı tanıyan, büyük kısmı ile de bir arada yaşama şansı yakalayn biri olarak bu akıl tutulmasının sadece bize özgü olduğunu söyleyebilirim!

Herkes oturmuş travmanın çözülmesi için çözüm bekliyor.

Kimden bekliyor?

Bugün Cumhurbaşkanı olan Sn. Akıncı’dan…

Açıkcası, Sn. Akıncı ve ekibi, nasıl bir ekipse, ki hepsini de bir bir tanıyorum, bu sorunun çözümünde “zerre zırnık iktidara ve potansiyele” sahip değildirler…

Şimdi bunu yazıdığım için birileri havaya havaya sekecek…Seksin, hiç umurumda değil, gerekirse daha fazlasını da yazarım, söylerim…Kaderimin ve çocuğumun kaderinin belirlendiği bu süreçte kimsenin keyfine çanak tutacak değilim…

Bugün görüşme masasında oturan ve Kıbrıs Türk tarafını temsil eden bir ekip olsa da, bu ekibin çözümü şekillendirmede zerre zırnık etkisi ve potansiyeli yoktur, daha öncekilerin de hiç olmadıydı, şimdi de yoktur, böyle giderse, gelecekte de olmayacak!!!

Özellikle de, Rum tarafının dünyanın “iktidar sahibi” tüm kesimleriyle bire bir iletişim ve kordinasyon içinde olan ekibinin yanında zerre zırnık esameleri bile okunamaz!

Geçmişte okunmadı, şimdi okunmuyor, gelecekte de okunmayacaktır!

Bu kanıya nerden mi vardım? Söyleyim!

1960 ve 1974’de kaderimize hükmedenler, 1950lerden bugüne kadar içinde bulunduğumuz coğrafyayı şekillendirenler kimlerseydi, bugün da onlardır! Onlarla da son 50 yılda bire bir dirsek temasında olan özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyayı şekillendiren ilişkilerde bire bir etkili olan Rum tarafı ve bağlı oldukları ve bugün ABD başkanına da seçimi kazandıran, onlarca yıldır devam eden ABD’nin kendi iç statükosunu yıkan lobidir…

Gerisi laf ola güzaf ola figürandır…

Ha, biri çıkar da “yok öyle değildir, “iktidar” biziz” derse, “yürrü da ense traşını göreyim, senin iktidarının gücü ancak ganimet furyasında elde ettiğin Mercedesciği çöp torbaları arasındaki kaldırıma parkedene ve sineklerin tabağına bıraktığı b…ku yiyene, “hükümdarlar” tarafından önüne konacak pilavı değil ağzınla, burnunla yiyecek kadardır…” derim.

Türkiye ile İsrail, Rum tarafı ile de Yunanistan ve Mısır çözümden sonra uygulamaya girecek bir enerji anlaşmasına yıldırım hızıyla imza koydular, Kıbrıs Türk tarafının ise esamesi bile okunmadı…En basitinden! Hade bizim mevcut hükümet, muhalefet ve görüşme masasındaki “heyet” bunun hesabını versin!

Nerdeydi bizim “paydaşlığımız, mal sahibi olarak ortaklık haklarımız”!!!…Yoksa bize soran mı yok!!!

Şimdi mesele, “hükümdarların” önümüze koyacağı pilavı yiyeceğimiz veya yemeyeceğimiz konusunda vereceğimiz karardır…

Çözüm pilavını yememiz istenecek!

Rumlar bu konuda çok rahat, belli ki pilav istedikleri gibi pişiyor ve neyin nasıl pişirildiğinden de haberleri var!

Bizimse net olarak ne olup bittiğinden haberimiz yok, sadece arada bir Sn. Akıncı’nın gidişata karşı bazı göstermelik Denktaşvari çıkışları var, bir gün Rumlar masadan kaçtı “kriz” var,  ertesi gün “hade da bitti bitiyor, geriye sadece şu bu kaldı…” var…

Ve bunları “hiç umursamadan” izleyen, sadece anı yaşayan, “kurtuluşun gökten zembille inmesini” bekleyen, istisnaları hariç, bir Kıbrıslı Türk güruhu var!

Eminim ki, “Allah nerden şu Kıbrıslı Türkleri başımıza bela etti de son elli senede Kıbrıs üzerindeki çıkarlarımızı bir türlü istediğimiz kılığa sokamadık…Bu Allah’ın başımıza bela ettiği, işine geldiğinde Türk, işine geldiğinde Kıbrıslı geçinen, tek derdi Rumdan aldığı ganimeti ve birbirini yiyerek bitirmeye çalışmak olan, birbirini yerken nüfusunun yarısının yaşadığı topraktan göç etmesine neden olan, bir gün çakma devletini ilelebet yaşatacağından dem vuran ve Rumlara söven, öteki gün sövdüğü Rum tarafındaki avantalara el atan, bir gün Rum tarafının sağladığı devlet imkanlarından ve kurduğu düzenden tek kuruş vergi ödemeden faydalanan besleme, diğer gün Türkiye’nin sağladığı imkanlardan beslenen bir başka türlü besleme olan ve bütün bunları hiç yüzü kızarmadan kabullenen,  kıskançlıkta sınır tanımayan, komşusu dandik bir Mercedes aldı diye kıçındaki dona kadar borçlanarak “Mercedesin Allahını” alan, ama seyrüseferini ödeyecek parası kalmayan, tek derdi çalışmadan, üretmeden kazanmak ve kendi yarattığı düzeni bol bol lafazanlık yaparak eleştirmek olan, Rum tarafına geçtiğinde “cennete geçtik” diyen, kendi tarafına geldiğinde “cehenneme geldik” diyen, ama cehennemi cennet yapmak için kılını zerre kadar kıpırdatmayan, kıpırdatanların da başını ezen, Kıbrıs gibi güzel bir adada yaşamayı hiçbir şekilde haketmeyen bu güruhun elinden nasıl kurtulacağız acaba???…” demektedir…

Kıbrıs Türkünün kafasındaki, ruhundaki mandıra travması çözülmeden çözüm olursa, emin olun bunları demeye de devam edecekler…

Sırası geldiğinde ve yeniden dizayn edilmemiz gerektiğinde de, Girne Kapısı’nı, Dikilitaş’I kafamıza yıkacaklar…

Aynı bugün Türkiye’de yaptıkları gibi…

Reklam