Kıbrıslılık, Her Şeyden Önce, Evvela İnsan Olmak Değil midir, Yoksa?

Şu satırları yazan insanlar da var dünyada: “Bayram namazı nasıldı, kalabalık oldu mu?” diye soruyorum. “Çok kalabalık” diyor, 90’ını deviren eniştem! “Ama tek Kıbrıslı ben…

” Teyzem söze giriyor. “Evin önünde avluda otururum. Sokaktan geçen tek kişiyi tanımam. Bir tek tanıdık tek bir Kıbrıslı geçmez mi? Nereye gitti bizim bu insanlar, nereye kayboldular, nasıl kaybolduk memleketin içinde…

” Bu satırları yazan muhteremle aşağı yukarı aynı dönemde Kıbrıs Gazetesi’nde başladık gazetecilik mesleğinde yazıya emek vermeye. İkimiz de Kıbrıs’ın Kuzey topraklarında çocuk olduk, büyüdük, Kuzey topraklarından faydalandık, ekmek yedik, su içtik.

Kuzeyde yaşayan kaç çeşit insan varsa onların alın terinden, üretimlerinden faydalandık. Sofrada yediğimiz kuru ekmeğin buğdayının hangi memleketten geldiğini, hangi değirmende öğütülüp una dönüştüğünü, unu hangi memleketten gelen emekçi ellerin suyla yoğurup hamura dönüştürdüğünü ve hangi memleketten gelenin ekmek şeklini almış hamur topalaklarını hangi fırında kaç derecelik sıcak altında eziyetle pişirdiğini sorguladık mı hiç?

Bizim insanımız, benim insanım, bizden olan, bizimki, bu memleket benim: Tüm bu söylemleri cahilce ve ırkçı bulmuşumdur hep.

Bu söylemler, birine sarılırken, diğerini tekmelemek, birini yanına çekerek diğerini itelemek gibi gelir bana.

Birini ayrıştırırken diğerini yok saymak. Birini insan yerine koyarken, diğerini insan sıfatından saymamak. Birini severken diğerinden nefret etmek gibi gelir bana.

Tüm böylesi değerlendirmeleri kendini sol siyasi görüş diye tanımlayanlar yaptığında, daha bir mide bulandırıcı oluyor durum.

Sevginin insanlık bazında hissedilmesi taraftarı ol sen. İnsana bakarken tenine, güzelliğine, çirkinliğine, çekiciliğine, yaşına başına, kimliğine, etnik kökenine, dinine değil, yüreğine bak, ruhuna ve göz rengi ne olursa olsun gözlerindeki ifadeye bak. Gözlerindeki ışığa, sevgiye ve şefkate bak.

Bu koskoca dünyada hepimizde ölüm yolcusuyuz dostum, nerede doğmuş olursa olsun, nerede büyümüş, nereye göç etmiş, ekmeğini suyunu nerede kazanmış olursa olsun.

Madem ki etten kemikteniz, madem ki ölüm diye bir şey var. Bu yalan dünyanın hangi coğrafyasında doğup bir araya geldiğimizin ne önemi var söyler misin bana?

Ekmek yediği coğrafyada, sırf o topraklarda doğmadı diye iki metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde bir mezar çok görülmüş mü ölen birilerine söylesene bana?

Şimdi, hiç üşenme ve yüz yıl önce ölmüşlerin mezarlarını kazıp kemiklerine DNA testi yaptırsana hadi ve tespit etsene etnik kökenlerini?

Bak bakalım onların geçmişlerine Kıbrıslı mı değil mi? Diye.

Eğer Kıbrıslı değillerse kuru oduna dönüşmüş kemiklerini, tüm iskeleti, kurumuş kafatasını benzinle yak ve küle dönüştür vicdanın elverirse, hadi.

Peki, küllerini ne yapacaksın?

Yine toprağa karıştırmayacak mısın? Küllerini de yok edebilir misin Kıbrıslı saymadıklarının ha.

Hadi benim sevgili sosyalist, solcu dostum, cevap ver küllerini ne yapacaksın senden saymadıklarının ha?

Daha önceleri de konuşmuştuk senle bunları değil mi? Sen ve ben, insanı etnik kökenine göre, memleketine göre, coğrafyasına veya inancına göre seven insanlardan değiliz; öyle değil mi?

Bizim için insanların nereli olduğu önemli değil? O insanın ne kadar insan, ne denli hissiyatlı kişilik olduğu önemli öyle değil mi?

Kıbrıs; Akalar, Dorlar, Fenikeliler, Lüzinyan, Venedik, İngiliz ve Osmanlı dönemleri dahilinde ne çok renkli insan çeşitliliğini basmış bağrına. Üstelik Ulus Devletçilik yönetiminin olmadığı yıllar bunlar.

İnsan topluluklarının rengine, inancına ve siyasetine göre, acımasızca hiç bu denli parça parça, bölük pörçük olmadığı yıllar. Söylesene bana, hiç mi Venedik kanı taşıyan birileri yaşamaz aramızda, hiç mi Lüzinyan’a dayanmayan köken yok aramızda, hiç mi başkalaşım geçirtenlerimiz yok, var elbet.

Osmanlı Kıbrıs Dönemi (1571-1878) Hıristiyan Türkler, Yörük Alevi Türkler, Sünni Yörük Türkler, Rumlar, Ermeniler, Maronitler, Yahudiler, Araplar, Acemler, Balkan Türkleri, Boşnaklar, Arnavutlar. Tüm bu soy ve ırklar Kıbrıs’ta hiç mi çiftleşmemiş, hiç mi bu çeşitlilik birbirinden türememiş. Hiç mi sevip evlenmemiş bir Rum ve Türk, Hiç mi çocuk yapmamış bir Alevi ile bir Sünni Türk veya Hristiyan Türk ile Müslüman Türk.

Yani demem o ki, onca farklı etnik köken çiftleşip bir olmuş, yeni tür çiçekler açtırmışlar toprağımızda ve onca değişimler, dönemler gelip geçmiş üstümüzden.

Biz şimdi durup yeni bir ırkçılık piskozu mu yaratalım durduk yerde ve bunun adına da “Kıbrıslı” mı diyelim.

Zaten, istesek de istemesek de, kabul etsek de etmesek de hepimiz coğrafi köken olarak Kıbrıslıyız.

Fakat ”Kıbrıslılık” söylemini ırk kökeni, geçmiş soy kökeni, milliyet bazında ele alırsak “Mikro Milliyetçilik” yapmış olmaz mıyız? Yapıyorlar ve bunu en çok kendini sol diye addedenler yapıyor. Milliyetçilik, yapıyorlar.

Peki bizim derdimiz ne Allah aşkına. Tarihi geçmişte 16. Yüzyılın ikinci yarısında Kıbrıs’ta var olmayan etnik köken ırkçılığı bugün niye olsun ki?

Osmanlı döneminde Hıristiyan Müslüman Yahudi dostça bir arada yaşarken; bugün iç çatışma niteliğinde neden ötekileştirmeye çalışırız birbirimizi. Bizim insanımız, bizden olanlar ve diğerleri , diye.

Camiye gitmişmiş de bir tane bizim insanımız yokmuş, nerdeymiş bu insanlar. Nedeni basit, camide bir tane Kıbrıslı Türk yoksa, camiye gitmediğimizdendir a cancaazım.

Evinin önünde bayram günü otururken bir tane Kıbrıslı geçmemiş miş! Nedeni çok açık, sokakta yaya yürümüyoruz, dolaşmıyoruz, otomobillerin içinde boruya basıp geçiyoruz sadece.

Üstelik, bayramlarda eşten dosttan kaçıp tatillere çıkıyoruz çok yıldızlı otellerde.

Vay efendim tükeniyormuşuz biz Kıbrıslılar, yok oluyormuşuz. Bunları söyleyenler, bu ırkçılık tüten lafları edenler de kendilerini solcu, sosyalist, hümanist olarak lanse eden bir kısım insanlar üstelik.

Yıllar geçtikçe değişmeyen tek bir şey söylesene bana. Şehirler mi değişmez? Değişmeyen tek bir şey hatırla hadi?

Sokaklar, evler, caddeler ve özellikle insanlar mı değişmez? Yıllar geçtikçe nüfus mu değişmez nüfuz mu?

Demografik yapının sürekli değişmediği hangi ülke var Avrupa da?

Peki sen, hiç değişmedin mi? Hep Aynı mı kaldın. En azından kilon da mı değişmedi, yüzün tombişleşmedi mi? Saçların da mı ağarmadı? Peki, yılar önce şefkatine sığındığın neneciğin nerede şimdi?

Takvimlerden haberin yok mu senin, ne kadar da hızla geçiyor zaman ve yıllar?

Hayat boyu, değişime dair değişmeyen tek şey, sadece değişimdir. Her şey değişmeye mahkumdur hayatta, yenilenmeye, örselenmeye veya yok olup gitmeye mahkum.

Bir çokları farkında olmasa bile toplumsal yaşam alışkanlıkları bile değişiklik arz ederler.

Yani, kitlesel değişikliklerin önüne geçemezsin. Sen kendini değişmez sanabilirsin, hayatını hiç değişmediğinin, alışkanlıkların neyse hayata öyle devam ettiğini sanabilirsin.

Hatırlatayım mı? Yanılıyorsun.

Bazen, kendi hayatının bile çok büyük değişikliklere uğradığını çok zor fark eder insan. Bir de “Eskiden kapılarımızı kilitlemeden yatırdık”’çılar var. Sen bu değişimin her yerde geçerli olduğunun ne zaman farkına varacaksın a cancağızım.

Kapitalist canavarın dişlerini keskinleştirdikçe, oburluğunu artırdıkça, insanoğlunun ihtiyaçlarına ve hırslarına yenildikçe, bu yamyamlığın, dünyanın her şehrinde ve köşesinde, gün geçtikçe arttığının ve daha da artacağının ne zaman ayırtına varacaksın.

Bu çirkinlik ve ürkütücü durum sadece Kıbrıs’a has bir değişim değil ki? Bizim hatamız ne biliyor musun “Lefkoşa Dikilitaş Meydanı”’nı dünyanın merkezi sanmak ve bizim toplumu dünyanın yegane seçkin toplumu yanılgısına düşmek.

Yani, yalnızlaşmayı tercih etmek.

Toplumsal bencil düşünce, kişisel bencil düşünce ve mahalli bencil düşünce insanı ve o toplumu yalnızlığa götürür. Kendini diğerlerinden farklı ve üstün görmek seni korkutucu bir yalnızlığın dayanılmaz acılarına sürükler.

Bizim toplumun büyük bir kesiminin içine düştüğü korkunç gerçek bu.

Bizim insanımız, bizden olanlar nerdeler diye diye yalnızlaşma piskozu, toplumsal travmalar ve bunu takip eden kişisel ruh hastalığına kapılmadır gerçek yok oluş. Genel ruh hastalıklarının birinci belirtisi insanın gittikçe yalnızlaşması ve bu yalnızlaşmadan korkmaya başlamasıdır.

Küstahlık ve kibrinden yıllar geçtikçe yalnızlaşmakta olduğunun farkında bile olmayan insanlar, bu yalnızlaşmanın kabahatini, buralara sonradan gelenlerde arama hatasına ve hastalığına düşerler.

Oysa bir düşün bakalım, kişisel yalnızlaşma mı toplumsal yalnızlaşmayı doğurur? Yoksa, toplumsal yalnızlaşmalar bireysel yalnızlaşmalara mı neden olur? Bunu biraz düşün?

Bir yaşlının yalnızlaşma psikolojisi nasıl olur? Nedeni nedir düşündün mü hiç?

Sen 90 yaşındaki bir yakınına bayramdan bayrama gidiyorsan, o adam zaten, senden yana yalnızdır.

Eski komşuculuk kalmadıysa ve yaşlı teyzenin akranları ve akrabaları artık onu ziyarete bayramda dahi gitmiyor ve halini hatırını sormuyorsa, bu daha büyük bir yalnızlıktır, buna ölümcül yalnızlık da denilebilir.

İnsanı yalnızlaştıran şey, kendinden olmayan, kendinizden saymadığınız yabancıların artması değil, artık eskilerdeki gibi kendiniz olamadığınızdandır.

Adam, “Nereye gitti bizim Kıbrıslılar, sokağımızdan, hiç bizim insanımız geçmez oldu” diye hayıflanılmış yazısında. Nereye mi gitti: Bak anlatayım sana. Yaş ilerledikçe akranlar bu diyardan göçer, torunlar da geride kalanı pek tanımaz. Geçim gailesi, ekonomik sorunlar, herkesin sahip olduğu çekirdek ailenin sorumluluklarının yoğunlaşması. Ve en önemlisi, sessiz sedasız göçüp gidenler; nereye mi? Başka bir memlekete. Hiç bilemedin; bir köşeye çekilir insan, eşten dosttan el ayak çaker, daha sakin ve dingin bir hayatı terci heder. Varlığını silikleştirir yani.

Veya, ahrete göçer insan, sonsuzluğa gider, hem de sonsuza değin. Durum bizim sokakta da aynı ama illa Kıbrıslı aramaz bizim gözlerimiz. Buruşmuş gerdanından göğüs arasına sarkan, altın harnup çekirdeği zincirine astığı büyük bendo lirası, minik cumhuriyet altını küpeleri, nenesinden kalma yeşil zümrüt taştan yüzüğünü damarları iyice belirginleşmiş benli elindeki ince yüzük parmağına yakıştıran, Limasol Evdim göçmeni merhum Pembaba’nın herse ve golifa dağıtmasının özlendiği gibi..

Yaz kış başı sarılı, karakteristik burunlu, mavi gözlü, çillerle ve benlerle dolu akça-pakça yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan Karadenizli merhum Nuriye teyzenin Karadeniz şivesiyle anlattığı komik hikayeleriyle bizi güldürmesi, okuduğu Karadeniz ağıtlarıyla hüzünlendirmesi de özlenir.

Merhum, 1975 Osmaniye göçmeni, ömrünün yarısından fazlasını şimdi gömüşlü olduğu Mesaya ovasının topraklarında yaşayan. Yaşlılıktan kuru çalı dallarına dönmüş elleri her daim kınalı. Neredeyse bir deri bir kemik kalmış incecik, derisi pörsümüş kolları burma bilezikli. Ağzındaki eğreti dişlerini çıkardığında, dudakları akordeon perdeleri gibi çizgi çizgi olan. Ömür boyunca on çocuğa aş pişirip çamaşırını yıkamış, analık yapmış, Kına gecelerinde ağıt yakan, bizlere seksileri, eski hayatları anlatan rahmetli Eşe bacıyı da özler gözlerimiz.

Konya göçmeni, beş vakit namazını hiç eksik etmeyen kadife mor şalvarlı gelene geçene bi nefeste bin bir duayı bir eden Gülsün neneyi de arar gözlerimiz.

Bir de çocuk yaşlarda Filistin’e satılmış ölümüne yakın mahallemize yerleşip bize Arapça bir şeyler söyleyip duran, söylediklerinden hiçbir şey anlamasak da, onu anlarmış gibi yaptığımız kara çarşafını asla çıkarmayan rahmetlik Kıbrıslı Arap Mümine neneyi de arar dururuz.

Bencil ve tek yönlü değildir bizim insan özlemimiz.

Kıbrıs’ta, geçmişe dair duygular, özlemler seninkinden farklı değildir başkalarının.

Nereden gelmiş olursa olsun insanımızdır.

Sahi solculuk, sosyalizm de bunu gerektirirmiş, böyle düşünmeyi ve böyle duygulanmayı, böyle hüzünlenmeyi öğütlermiş, öyle değil mi?

Sahi bir de AB hayalleriniz var bu topraklarda öyle değil mi?

Bugün kendi soy kökünden olanlara tahammül edemeyen sizler. Yarın AB’ye dahil olunduğunda Bulgaristan’ın Romanya’nın ve diğer fakir Balkan ülkelerinin Hıristiyan göçmenlerine tahammül edebilecek misiniz? Yoksa Kıbrıslılığınızla onları da mı öteleyip iteleyeceksiniz?

Araştırmacı-Yazar-Şair

Reklam