Bir sabah uyandığında kendini hiç sebepsiz yere yorgun hissettiğin oldu mu? Fiziksel bir yorgunluktan bahsetmiyorum; ruhunun, omuzlarının, hatta düşüncelerinin ağırlaştığı o garip hâlden söz ediyorum. Çoğu zaman bu ağırlığın sebebini yanlış yerlerde ararız. Uykusuzluk deriz, iş stresi deriz, hava durumu deriz. Oysa belki de cevap çok daha yakındadır; belki de cevap, bir önceki gün kiminle kahve içtiğinde, kiminle telefonda konuştuğunda ya da en çok vaktini kiminle geçirdiğinde saklıdır.
Kadim bir söz der ki:
“Hayatından gün çalanlarla değil, gününe hayat katanlarla yoluna devam et.”
Bu cümle sadece şiirsel bir temenni değil, aynı zamanda hayati bir yaşam stratejisidir.
Bir koç olarak danışanlarımla yaptığım seanslarda en sık karşılaştığım tıkanıklık noktası tam olarak burasıdır: Potansiyel vardır, istek vardır ama enerji yoktur. Çünkü o enerji, “zamanını çalanlar” tarafından fark ettirilmeden, ince ince emilir.
Bizler, iç dünyamızın frekansı neyse, o frekanstaki insanları hayatımıza çekeriz. Eğer sürekli şikâyet eden, mağduriyetle beslenen, çözümden çok sorunla ilgilenen bir ruh hâlindeysek; etrafımızın “enerji vampirleri” ile dolu olması tesadüf değildir. Çünkü enerji, tanıdık olana akar.
Ancak bazen de biz değişiriz, büyürüz, farkındalığımız artar; çevremizdeki insanlar aynı yerde kalır. İşte o zaman o akış bozulur ve yerini sürtünmeye bırakır. Bu noktada kendimize şu soruyu sormak gerekir:
Şu an hayatımın merkezinde olan insanlar, gelecekte olmak istediğim kişiye mi benziyor, yoksa geçmişte bıraktığım versiyonuma mı?
Kişisel gelişim dünyasının duayenlerinden Jim Rohn’un o meşhur sözünü hatırlayalım:
“İnsan, en çok vakit geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.”
Bu matematiksel gerçeklikten kaçış yoktur. En çok zaman geçirdiğin beş kişinin geliri senin gelirini, neşesi senin neşeni, vizyonu senin vizyonunu; hatta sağlık durumu senin sağlığını etkiler. Eğer etrafındaki insanlar sürekli “yapamazsın”, “boş ver”, “ne gerek var” diyorsa, içindeki yaratıcı ateşin harlanması mümkün değildir.
Bunun daha sinsi bir biçimi ise, sürekli niteliksiz sohbetlere maruz kalmaktır. İnsanların çekiştirildiği, aynı şikâyetlerin tekrarlandığı, kimsenin bir adım ileri gitmediği sohbetleri düşün. Bu ortamlarda ne bir fikir üretilir ne bir hayal büyür. Zihin, fark ettirmeden uyuşur; düşünce tembelleşir. Sen konuşmasan bile dinlediklerin, zihninde tortu bırakır. Bir süre sonra kendi cümlelerinin de kısaldığını, hayallerinin küçüldüğünü, hevesinin sessizce geri çekildiğini fark edersin.
İş ortamları bu niteliksiz sohbetlerin en “meşru” kılığa büründüğü yerlerdir. Üretmeyen ama her şeyi eleştiren bu dil, zamanla kurum kültürü diye normalleştirilir. Oysa bu normal değildir; bu, kolektif bir zihinsel tembelliktir. Ve bu tembellik, en çok çalışanı, düşüneni, farkında olanı yorar. İnsan, emeğini değil ağzını çalıştıranların arasında kaldıkça, üretmenin değerinden şüphe etmeye başlar. Çünkü sürekli küçümseyen bir ortamda, kimse büyük işler çıkarmaya cesaret edemez.
Gününe hayat katanlar ise bambaşkadır. Onlarla bir saat geçirdiğinde, sanki bir hafta tatil yapmış gibi dinç hissedersin. Fikirlerin çarpışır, hayallerin büyür. Seni yargılamazlar ama yerinde saydığını gördüklerinde de rahatsız ederler; çünkü seni yukarı çekerler. İşte “enerji akışı” dediğimiz şey, bu karşılıklı yükseliştir.
Peki ne yapacağız? “Gün çalanları” hayatımızdan bir anda söküp atmak kolay mı? Elbette hayır. Bazen bu kişiler ailemizden olur, bazen okul arkadaşımızdan, bazen de iş çevremizden. Ancak koçluk perspektifinden bakıldığında mesele kişileri yok etmek değil, sınırları yönetmektir.
Bu noktada bir ilişki envanteri çıkarmak faydalı olabilir. Kâğıdı kalemi eline al ve hayatındaki kilit insanları yaz. Her birinin yanına şu iki ifadeden birini koy:
Şarj eden (gününe hayat katan)
Deşarj eden (hayatından gün çalan)
Eğer terazinin deşarj eden tarafı ağır basıyorsa, bazı net kararlar alma vakti gelmiş demektir. Bu, herkese kapıyı çarpmak değildir. Bu; “hayır” diyebilmek, her an ulaşılır olmamak, enerjini korumak için görünmez sınırlar çizebilmektir. Çünkü zaman, geri dönüşü olmayan tek kaynaktır. Onu hoyratça harcayanlara izin vermek, kendine yapılan en büyük saygısızlıktır.
Çoğu insan yalnız kalma korkusuyla, kendine benzemeyen kişilere tahammül eder. “Ya etrafımda kimse kalmazsa?” endişesi, bizi toksik kalabalıklara mahkûm eder. Oysa kendine benzeyen bir çevreye akabilmek için, önce o akışın önündeki engellerin kalkması gerekir. Boşluk yaratılmadan yenisi gelmez. Sen enerjini, standartlarını ve kaliteni yükselttiğinde; hayat o frekansa uygun insanları mutlaka önüne getirir. Bu bir inanç değil, bir denge yasasıdır.
Kendine benzeyen bir çevre istiyorsan, önce sen “aranılan kişi” olmalısın. Dedikoduyla değil fikirle, korkuyla değil cesaretle, geçmişle değil gelecekle ilgilenen biri olduğunda; su yolunu bulur ve sana benzeyen nehirler senin denizine dökülür.
Yolculuk senin yolculuğun. Direksiyon senin elinde. Yan koltukta oturup sürekli “buradan sapma”, “çok hızlı gidiyorsun”, “orası tehlikeli” diyenler varsa, belki de onları ilk durakta indirme zamanı gelmiştir. Gününe hayat katanlar ise “manzara harika, gaza bas, ben yanındayım” diyenlerdir.
Hayat, enerjini düşürenleri ikna etmekle geçecek kadar uzun değil.
Seçim senin: Ya gününü çaldırıp eksileceksin ya da hayat katanlarla çoğalacaksın.
Şimdi derin bir nefes al ve şunu hatırla:
Senin ışığın, onu söndürmeye çalışanların gölgesinde değil; onu yansıtmaya cesaret edenlerin aynasında parlamayı hak ediyor.





