1. Haberler
  2. Kıbrıs
  3. Değersizlikten Bütünlüğe Yolculuk

Değersizlikten Bütünlüğe Yolculuk

featured
Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bazen hayatlarımızın tam ortasında, hiçbir mantıklı sebep yokken devasa bir boşluğa düştüğümüzü hissediyoruz. Etrafımız sevdiğimiz insanlarla dolu olsa da, işlerimiz yolunda gitse de, o derindeki “yetersizlik” değil, daha ağır bir şey olan “değersizlik” düğümü boğazımızı sıkıyor. Bugün biliyoruz ki; hissiyatlarımız rüzgar gibidir, gelir ve geçer; ancak inançlarımız o rüzgarın estiği coğrafyanın iklimidir. Bizler uzun zamandır kendi içimizdeki bu sert iklimin kurbanı olduğumuzu sanıyoruz, oysa bu iklimin haritası biz henüz dünyayı bile görmeden çizilmeye başlandı.

Dr. Bülent Uran’ın perspektifiyle zihinlerimize baktığımızda, bu değersizlik inancının sadece geçici bir duygu olmadığını, hayatlarımızı üzerine inşa ettiğimiz hatalı bir zemin olduğunu fark ediyoruz. Bu inanç, biz henüz birer “birey” olmadan çok önce, o güvenli sandığımız anne karnında, varlığımızın ilk tohumları atılırken toprağımıza karıştı.

Hikayelerimizin doğumla başladığını sanıyoruz. Oysa değersizlik inancımız, annelerimizin rahmine düştüğümüz o ilk anlardaki “kabul ediliş” ya da “reddediliş” titreşimleriyle şekillenmeye başladı. Dr. Uran’ın da altını çizdiği gibi, bir fetus annesinin sadece besinini değil, tüm duygusal dünyasını da emer.

Annelerimiz bizi öğrendiğinde ne hissetti? Bir korku mu, bir yük mü, yoksa bir “hata” mı? Eğer o sırada annelerimiz kendilerini çaresiz, değersiz veya yalnız hissettiyse, bizler o hücresel boyutta bu frekansı “Varlığım bir sorun teşkil ediyor” olarak tercüme ettik. Henüz kelimelerimiz yoktu ama hücrelerimizin bir hafızası vardı. İstenmeyen bir bebek olma ihtimali ya da annenin yaşadığı ağır bir travma, varoluş çekirdeklerimize şu inancı fısıldadı: “Ben buraya ait değilim ve varlığım bir değer taşımıyor.”

Doğum anımız ve sonrasındaki ilk yıllarımız bu inancı betonlaştırdı. Bakımımız yapılırken ebeveynlerimizin yüzündeki bıkkınlık, ağladığımızda duyulmayan sesimiz ya da sadece uslu durduğumuzda aldığımız o yarım yamalak onaylar… Bunların hiçbiri bizde “hissiyat” düzeyinde kalmadı. Zihinlerimiz bunları birer hayatta kalma stratejisine, yani sarsılmaz bir inanca dönüştürdü. “Eğer değerli olsaydım, bu acıyı çekmezdim” mantığı, bir çocuğun dünyayı anlamlandırma biçimidir ve biz bu çocuksu mantığı yetişkinliğimize taşıdık.

İnanç ve His Arasındaki İnce Çizgi

Bugün yetişkin hallerimizle bazen kendimizi “değersiz hissediyoruz” diyoruz ama bu teknik olarak hatalı bir tanımdır. Aslında olan şey şu: Bizler, özümüzde değersiz olduğumuza inanıyoruz ve yaşadığımız olaylar bu inancımızı tetiklediğinde ortaya çıkan acı verici duygulara “değersizlik hissi” adını veriyoruz.

İnanç, bilgisayarın işletim sistemi gibidir; his ise ekranda çıkan bir uyarı mesajı. Bülent Uran’ın öğretisinde göreceğimiz üzere, bizler bu sistemi güncellemediğimiz sürece hangi başarılı işe imza atarsak atalım, hangi harika ilişkiyi yaşarsak yaşayalım, sistem arka planda hep o eski dosyayı çalıştıracak: “Sen buna layık değilsin.” Bu inanç bizde o kadar köklü ki, biri bizi gerçekten sevdiğinde ona inanmıyoruz; çünkü temel işletim sistemimizle uyuşmuyor. O sevgiyi ya kendimizden uzaklaştırıyoruz ya da bir şekilde sabote ediyoruz.

Peki, bu ağır yükle ne yapacağız? Tam da burada, Michael Laitman’ın öğretisinin o derin nefesi devreye giriyor. Bu öğreti bizlere diyor ki; içimizdeki bu boşluk, bu “eksiklik” algısı aslında bizim bu dünyadaki en büyük pusulamızdır.

Bizler bu dünyaya sonsuz bir bütünlükten, o muazzam “Bir”den ayrılarak geldik. Bu ayrışma hali, doğası gereği bir “yetersizlik” ve “değersizlik” algısı yaratır. Ancak bu algı bir hata değil, bir tekamül fırsatıdır. Eğer biz kendimizi doğuştan tam, kusursuz ve her yönden değerli hissetseydik, dışarıya yönelme, başka ruhlarla bağ kurma ve o büyük “Bütün”e geri dönme arzusu duymazdık.

Bizim “değersizlik inancımız”, aslında bizi başkalarına muhtaç kılan, bizi ego hapishanemizden çıkarıp “diğerkâmlığa” iten gizli bir lütuftur. Bu inancı bir pranga olarak değil, bir “arzu motoru” olarak görmeye başladığımızda hikayemiz değişecek. Eksik olduğumuzu düşündüğümüz için aramaya başlıyoruz; eksik olduğumuz için sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmeye çalışıyoruz.

Tekamül Sürecinde İnancımızı Fırsata Çevirmemiz İçin Adımlar

Bülent Uran’ın önerdiği o derin yüzleşmeleri, bütünleşme öğretisiyle harmanladığımızda, değersizlik inancımızı şu şekilde bir sıçrama tahtasına dönüştürebiliriz:

  1. İnancı Kabul Et, Onunla Özdeşleşme: Evet, anne karnından gelen o kayıt bizde var. Ama “Ben değersizim” demekle “İçimde değersizlik inancı taşıyan bir kayıt var” demek arasında uçurumlar var. Biz o kayıt değiliz; biz o kaydı fark eden ve onu dönüştürebilecek olan yüksek bilincin kendisiyiz.
  2. Bireysellikten Bağlantıya Geçiş: Değersizlik inancı bizi hep “ben” odaklı tutar: “Ben neden böyleyim, bana ne yapıldı?” Oysa bu kadim öğreti odağı “biz”e çevirmemizi öğütler. Kendi acımıza o kadar çok bakıyoruz ki, yanımızdaki insanın da kendi değersizlik inancıyla nasıl kıvrandığını görmüyoruz. Kendi yaramızı, bir başkasının yarasını sarmak için bir uzmanlık alanına dönüştürdüğümüzde, o eski inanç buharlaşıp gider. Çünkü bir bütüne hizmet eden parça, değerini geçmişteki kayıtlardan değil, o anki “işlevinden” alır.
  3. Yaradan Sızan Işığı Fark Etmek: Eğer o çocukluk yaralarımız olmasaydı, bugün bu derinlikli arayışa sahip olabilir miydik? Hayır. Değersizlik inancımız bizi birer simyacıya dönüştürdü. O kurşun gibi ağır inancı, anlam altına çevirme şansı verdi bize.

Bütünleşme Yolculuğumuz: Kendimize Dönüş Değil, Bütüne Katılış

Sonuçta anlamalıyız ki; kendimizi değerli hissetmek için birilerinin bizi sürekli onaylamasına veya çocukluğumuzun mükemmel geçmiş olmasına ihtiyacımız yok. Gerçek değer, bizim kendi egoist arzularımızın dar çeperinden çıkıp, kendimizden daha büyük bir sisteme, bir akışa, bir “Biz”e ait olduğumuzu fark etmemizle gelir.

Anne karnında başlayan o ayrılık acısı ve sonrasında yerleşen değersizlik inancı, aslında bizi “Gerçek Sevgi”yi aramaya zorlayan bir kamçıdır. Bizler o kamçının acısıyla koştuk ve sonunda o muazzam birliğin kapısına vardık. Artık o eski inanca teşekkür edebiliriz. Bizi incittiği için değil; bizi kendimizden çıkarıp, başkalarıyla ve tüm varoluşla bütünleşmeye zorladığı için.

Bu yolculuk bizim için bir “iyileşme” süreci değil, bir “uyanış” sürecidir. Kendi değersizlik inancımızın içinden geçerek, aslında hiçbir parçanın bütünden ayrı olmadığını ve her birimizin o devasa mozaikte vazgeçilmez bir boşluğu doldurduğunu göreceğiz. Bizler değerliyiz; çünkü varız ve bu varlığımız, bütünü tamamlayan yegane unsurlardan biri. Tıpkı bir yapboz parçasının “eksik kenarı” sayesinde diğerine tutunması gibi, biz de yaralarımız ve eksikliklerimiz sayesinde hayata ve diğer ruhlara tutunuyoruz.

Değersizlikten Bütünlüğe Yolculuk

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.
Bizi Takip Edin
Bize Katılın