1. Haberler
  2. Kıbrıs
  3. Kurbanın Kalbine Yolculuk

Kurbanın Kalbine Yolculuk

featured
Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Her yıl takvimler o malum günü gösterdiğinde, sokakları kaplayan telaşın, hazırlıkların ve ritüellerin ötesinde sessizce bekleyen bir şey vardır. Görmeyi bilen gözler, duymayı bilen kulaklar için bir çağrı bu. Kurban Bayramı, sadece dini bir vecibenin yerine getirilmesinden ya da bayram sofralarında buluşmaktan çok daha öte, insan ruhunun en dik yokuşlarından biridir. Kişinin kendi içine doğru yürüdüğü o uzun, meşakkatli tekamül yolculuğunda tam bir yol ayrımı, sarsıcı bir aydınlanma fırsatıdır.

Bilirsiniz, insan olmanın en zor tarafı, heybemizde taşıdığımız o ağır yükleri bırakamamaktır. Sahip olduğumuzu sandığımız her şey—başarılarımız, sıfatlarımız, haklılıklarımız ve en nihayetinde o devasa egomuz—bizi yeryüzüne bağlayan görünmez zincirlere dönüşür. İşte tam bu noktada kurban kavramı, elimizdeki bıçağı hayvana değil, kendi nefsimizin kör noktalarına doğrultmamızı fısıldar. Bu bir vazgeçiş değil, bilakis en yüksek seviyede bir adanıştır.

“Aşk, kişinin kendi varlığını sevgilinin varlığında yok etmesidir.” diyen sufi bilgelik, aslında kurbanın da özünü fısıldar. Yok olmadan var olamazsınız.

Bizler genellikle teslimiyeti zayıflık sanırız. Oysa gerçek teslimiyet, evrenin akışına karşı kürek çekmeyi bırakıp, o muazzam nehrin kendisi olabilme cesaretidir. Kurban Bayramı’nın sunduğu o büyük yol ayrımı tam olarak burada başlar: Kendini savunmaya devam mı edeceksin, yoksa aynada gördüğün o ham taraflarını feda etmeye hazır mısın?

Senin En Kıymetlin Ne?

Hikayeyi hepimiz biliriz; İbrahim’in sadakati, İsmail’in rızası… Ancak bu kıssayı sadece binlerce yıl önce yaşanmış tarihi bir olay gibi okursak, bugünkü kendi tekamülümüze hiçbir tuğla koyamayız. Bugün, bu çağda, bizim İbrahim’imiz de İsmail’imiz de kendi içimizde yaşıyor.

Soruyu kendimize sorma vaktidir: Senin bu hayattaki “İsmail’in” ne? Bağlanmaktan öte bağımlı olduğun, “O olmadan ben yaşayamam” dediğin, seni özgürlüğünden alıkoyan en kıymetli hazinen ne? Bu bir insan olabilir, bir kariyer, bir unvan ya da sadece “ben haklıyım” inadı olabilir. İnsan, en çok canını acıtan şeyle sınanır çünkü ruhun kabuğunu çatlatacak olan ancak o sızıdır.

“Yaralarınız, ışığın içeri girdiği yerlerdir.” der Şems-i Tebrizi.

İşte kurban, o yaranın üzerine cesaretle gitme anıdır. İbrahim, İsmail’ini kurban etmeye götürürken aslında evladını yok etmeye değil; ona duyduğu ve neredeyse Yaradan’ın önüne koyduğu o “aşırı tutkusunu” kurban etmeye gidiyordu. Teslimiyet gerçekleştiğinde, bıçak kesmedi. Çünkü göklerden inen koç, bir ödül değil; insanın kendi içindeki bağımlılıklardan özgürleşmesinin somut bir nişanesiydi. Bizler de içimizdeki o en kıymetli bağı feda edebildiğimizde, bıçak canımızı yakmayı bırakır ve bizi bir üst bilince, bir aydınlanma eşiğine taşır.

Neden Uyanamıyoruz?

Ancak gelin, kendimize karşı acımasızca dürüst olalım ve şu can yakıcı soruyu soralım: Yüzyıllardır her yıl tekrarlanan bu muazzam ritüel neden amacına ulaşmıyor? Neden bu derin manevi aydınlanmayı hayatlarımızın bütününe yayamıyoruz? Yanıta ulaşmak için etrafımıza, uzağa gitmeye gerek yok; yaşadığımız dünyanın hali ortada. Savaşlar, sömürü, dinmeyen güç savaşları ve tam bir kaos. Eğer bu bilinç sıçraması yüzyıllardır gerçekleşebilseydi, dünya bugün egonun yarattığı bu cehennemi yaşamazdı.

Peki, nerede hata yapıyoruz? Modern dünya, insanı sarstığı oranda derinleştiren bu uyanış ritüelini de sinsice kendi çarklarının arasına aldı. Kurban, özündeki o sarsıcı “vazgeçiş” manasından koparılarak, milyarlarca liralık devasa bir pazarın, hisse pazarlıklarının ve konforlu bir tüketim nesnesine dönüştürüldü. Birkaç tıkla internetten sipariş verdiğimiz, parasını ödeyip paketlenmiş et olarak kapımıza beklediğimiz bir “hizmet alımına” dönüştü kurban. Acıyı hissetmiyoruz, ölümün ve faniliğin sarsıcı gerçeğiyle yüzleşmiyoruz.

Bu ticari çarkın içinde, nefsin o en karanlık yönü saklanıyor: Sosyal Statü Egosu. “Kaç hisseye girdiniz?”, “Kurbanı nereden aldınız?” sorularının ardında yatan o gizli kibir, ibadetin kalbine saplanan gizli bir bıçaktır. Kişi, cebinden çıkardığı parayla vicdanını rahatlatıp “görevini” tamamladığını sanırken, aslında içindeki hırsları ve bencilliği beslemeye devam ediyor. Ritüeli şekilden ibaret kılıp ruhunu öldürdüğümüz için, o aydınlanma sadece bayramın dört günüyle sınırlı kalıyor; beşinci gün dünya yine o eski ego savaşlarının kaotik sahnesine geri dönüyor.

“Pazar yerinde herkes satıcıdır, tapınakta ise herkes kul. Tapınağı pazar yerine çevirenler, ruhlarını da satışa çıkarmış demektir.”

Egoyu mu Besliyorsun, Yoksa Kurban mı Ediyorsun?

Tekamül, basamak basamak yukarı tırmanılan doğrusal bir merdiven değildir; düşe kalka, yana yana yürütülen bir içsel genişlemedir. Kurban Bayramı bu yolculukta tam bir kavşaktır. Önünüzde iki yol belirir:

  1. Birinci Yol: Ritülleri sadece şekilsel ve ticari birer görev gibi yerine getirip, lüks sofralarda et tüketerek egonun konfor alanında, o küresel kaosun bir parçası olarak yaşamaya devam etmek.
  2. İkinci Yol: O bıçağı kendi nefsinin hırslarına, kibirlenmelerine, kırgınlıklarına vurup; saf, çıplak ve yargısız bir sevgi boyutuna geçmek.

Kurban, kelime kökü itibariyle “kurbiyet”ten, yani yakınlaşmaktan gelir. Peki, kime ve neye yakınlaşmak? Elbette ki özümüze, bizi var eden o ilahi kaynağa. Ancak insan, kalbini nefretle, hasetle, biriktirdiği hırslarla doldurmuşken ve bunu bir de zenginlik gösterisine dönüştürmüşken nasıl yakınlaşabilir ki?

“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan.”

Aradan çıkmak, o sahte benliği, yani egoyu kurban etmekle mümkündür. Bayram, bize bu illüzyondan uyanma fırsatı sunar. Kurban edilen hayvan, aslında içimizdeki hayvani dürtülerin, kontrolsüz öfkenin, doymak bilmeyen mülkiyet arzusunun sembolik bir ölümüdür. O ölmeden, içimizdeki o gerçek, bilge ve sevgi dolu insan doğamaz ve dünya bu kaostan temizlenemez.

Bu derin manevi anlamı idrak eden kişi için bayram sabahı, sıradan bir günün başlangıcı ya da yıllık bir et depolama festivali değildir. O sabah, içsel bir temizliğin, ruhsal bir uyanışın şafağıdır. Paylaşmanın, bölüşmenin getirdiği o muazzam hafiflik, insana unuttuğu o kadim hakikati hatırlatır: “Biz hepimiz biriz.”

Elinizdeki eti hiç tanımadığınız birine, hiyerarşi kurmadan, üstten bakmadan, sadece “senden bir farkım yok” bilinciyle uzatırken, egonun çizdiği o katı sınırları yıkarsınız. “Benim” olanın “bizim” olmaya başladığı, mülkiyetin illüzyonunun dağıldığı o an, aydınlanmanın ta kendisidir. Çünkü aydınlanma, gökten zembille inen bir ışık süzmesi değil; insanın içindeki bencillik karanlığını kendi elleriyle yırtıp atması ve bunu tüm hayatına yaymasıdır.

Bu bayramı sadece bir tatil, bir alışveriş ritüeli ya da geleneksel bir tören olarak görmekten vazgeçtiğimizde, tekamül yolculuğumuz vites büyütecektir. Kendimize dönüp, “Ben bugün içimdeki hangi karanlığı feda ediyorum? Parayla satın aldığım bu konforun arkasında hangi haklılığımdan vazgeçiyorum? Dünyayı kaosa sürükleyen bu ego savaşlarında benim payım ne?” diye sorabildiğimizde, işte o zaman kurbanımız makbul, bayramımız gerçek bir bayram olur.

Unutmayalım ki, yol uzundur ve her dönemeçte bizi kendimizle yüzleştirecek bir ayna bekler. Kurban Bayramı, o aynaların en berrağı, en şefkatli ama bir o kadar da en sarsıcı olanıdır. O esaretten, ticarete ve egoya yenilmeden; sevgiyle, teslimiyetle ve farkındalıkla geçebilmek ümidiyle…İyi Bayramlar..

Ersin Ayyıldız

Kurbanın Kalbine Yolculuk

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.
Bizi Takip Edin
Bize Katılın