Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ankara’nın bölgesel güvenlik politikalarındaki rolü açısından yeni bir dönemin kapısını aralayabilir.
Prof. Dr. Habib Al Badawi ile gazeteci ve dış politika uzmanı Emre Diner tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na Bakışı” başlıklı akademik analizde, anlaşmanın Türkiye açısından yalnızca askerî iş birliği anlamına gelmediği değerlendirildi.
Çalışmada, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Türkiye’nin NATO üyeliğini korurken bölgesel güvenlik mekanizmalarında daha bağımsız, özerk ve belirleyici bir rol üstlenme arayışının göstergelerinden biri olduğu ifade edildi.
Üç ülkenin farklı kapasiteleri bir araya geliyor
Analizde, anlaşmanın en önemli özelliklerinden birinin Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın birbirinden farklı ancak birbirini tamamlayan stratejik kapasitelere sahip olması olduğu belirtildi.
Türkiye’nin gelişmiş savunma sanayisi, insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri, hava savunma kapasitesi ve NATO standartlarındaki operasyonel tecrübesiyle üçlü mekanizmanın teknolojik ve askerî omurgasını oluşturabileceği değerlendirildi.
Pakistan’ın askerî insan gücü ve stratejik caydırıcılık kapasitesine, Suudi Arabistan’ın ise finansal gücü, enerji piyasalarındaki etkisi ve Arap-İslam dünyasındaki diplomatik ağırlığıyla katkı sağlayabileceği kaydedildi.
Bu kapasite tamamlayıcılığının Türkiye açısından önemli bir fırsat oluşturabileceği belirtilerek Ankara’nın yalnızca savunma ürünleri ihraç eden bir ülke olmaktan çıkarak bölgesel güvenlik sistemlerinin kurulmasına yön veren bir aktöre dönüşebileceği ifade edildi.
NATO’dan kopuş değil, güvenlik ilişkilerinin çeşitlendirilmesi
Akademik çalışmada, Türkiye’nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması’ndaki rolünün NATO’dan uzaklaşma şeklinde değerlendirilmesinin doğru olmayacağı vurgulandı.
Ankara’nın yaklaşımının Batı merkezli güvenlik sistemini terk etmek yerine güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmek olduğu belirtildi.
Mekke mekanizmasının ABD merkezli güvenlik düzenine alternatif bir blok oluşturmasından ziyade, bölge ülkelerinin kendi güvenlik sorumluluklarını daha fazla üstlenmesini sağlayabilecek tamamlayıcı bir yapı olarak değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi.
Türkiye’nin bu süreçte NATO üyesi, İslam dünyasında etkili bir güç ve Doğu ile Batı arasında denge kurmaya çalışan özerk bir aktör kimliklerini aynı anda yönetmek zorunda olduğu ifade edildi.
Ortak savunma ekosistemi kurulabilir
Analize göre Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Türkiye açısından en somut sonuçlarından biri savunma sanayisi alanında ortaya çıkabilir.
Ortak üretim, teknoloji transferi, müşterek askerî tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve hava-füze savunma sistemlerinin entegrasyonu, üçlü iş birliğinin öncelikli alanları arasında gösterildi.
Suudi Arabistan’ın finansal kaynakları, Pakistan’ın üretim ve insan gücü kapasitesi ile Türkiye’nin teknolojik birikiminin bir araya gelmesi durumunda, üç ülkenin hem kendi savunma ihtiyaçlarını karşılayan hem de üçüncü ülkelere ihracat yapabilen ortak bir savunma ekosistemi oluşturabileceği değerlendirildi.
Türkiye açısından en hassas başlık İran
Çalışmada, anlaşmanın Türkiye açısından en hassas boyutunun İran olduğu belirtildi.
Ankara’nın mekanizmanın İran’a veya başka bir ülkeye karşı kurulmadığı yönündeki yaklaşımına dikkat çekilirken, Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkı sunmaya hazır olmakla birlikte komşusu İran ile doğrudan bir çatışmanın tarafı olmak istemediği ifade edildi.
İran’ın enerji, ticaret, Irak, Suriye ve Güney Kafkasya gibi birçok başlıkta Türkiye açısından önemli bir muhatap olduğu vurgulandı.
Bu nedenle Ankara’nın temel stratejisinin, anlaşmanın İran karşıtı katı bir blok hâline gelmesini önlerken bölgesel tehditlere karşı caydırıcılık kapasitesini korumak olacağı değerlendirildi.
Türkiye bölgesel merkez olma hedefini güçlendirebilir
Analizde, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın yalnızca askerî değil, ekonomik ve jeopolitik bağlantılar bakımından da önemli sonuçlar doğurabileceği belirtildi.
Türkiye’nin NATO üyeliği, Suriye’deki etkisi, Doğu Akdeniz’deki konumu ve Avrupa’ya açılan coğrafyası sayesinde Körfez ile Güney Asya’yı Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan stratejik bir konuma sahip olduğu ifade edildi.
Mekke Anlaşması’nın Körfez sermayesi, Pakistan’ın stratejik kapasitesi, Suriye üzerinden ulaşım hatları ve Doğu Akdeniz’deki enerji altyapısını birbirine bağlayan daha geniş bir sistemin temelini oluşturabileceği kaydedildi.
Böyle bir yapılanmanın Türkiye’yi yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda stratejik bir bağlantı merkezi hâline getirebileceği değerlendirildi.
Anlaşmanın başarısını uygulama mekanizması belirleyecek
Çalışmada, anlaşmanın siyasi mesajının güçlü olmasına rağmen uygulama aşamasında yanıtlanması gereken önemli sorular bulunduğuna dikkat çekildi.
“Taraflardan birine yapılan saldırının tüm taraflara yapılmış sayılması” ilkesinde, saldırının nasıl tanımlanacağı kritik başlıklar arasında gösterildi.
Füze saldırıları ve sınır ihlallerinin yanı sıra vekil güçlerin eylemleri, siber saldırılar, enerji altyapısının hedef alınması veya stratejik deniz yollarının kapatılması gibi durumların anlaşma kapsamında nasıl değerlendirileceğinin netleştirilmesi gerektiği belirtildi.
Türkiye’nin otomatik olarak askerî müdahaleyi tetikleyen bir sistem yerine siyasi denetime, anayasal süreçlere ve ülkelerin egemen kararlarına dayanan bir mekanizmayı tercih ettiği ifade edildi.
“Türkiye destekleyici değil, kurucu aktör olmayı hedefliyor”
Analizin sonuç bölümünde Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın, Türkiye’nin savunma sanayisindeki yükselişini diplomatik ve stratejik etkiye dönüştürme girişimi olduğu değerlendirildi.
Anlaşmanın gerçek değerinin imza töreninden çok; ortak komuta yapısı, istihbarat paylaşımı, entegre hava savunması, müşterek tatbikatlar ve kriz dönemlerinde işleyebilecek karar mekanizmalarının oluşturulmasıyla ortaya çıkacağı vurgulandı.
Çalışmaya göre Türkiye’nin hedefi yeni bir çatışma cephesi açmak değil; NATO ile ilişkilerini koruyan, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınan, Körfez güvenliğine katkı sağlayan ve Türk savunma sanayisinin uluslararası etkisini genişleten çok katmanlı bir caydırıcılık sistemi oluşturmak.
Bu çerçevede Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Türkiye açısından rakip bloklar arasında bir tercih anlamına gelmediği, Ankara’nın yeni bölgesel güvenlik mimarisinde destekleyici bir aktör olmanın ötesine geçerek sistemin başlıca kurucularından biri olmayı hedefleyebileceği sonucuna varıldı.


