1. Haberler
  2. Kıbrıs
  3. Haddini Bil

Haddini Bil

featured
Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Haddini bil.”

Bu cümle çoğu zaman bir azar gibi duyulur. Bir tartışmanın en sert anında söylenmiş, karşı tarafı susturmayı amaçlayan bir ifade gibi algılanır. Oysa bu iki kelimenin içinde, insanlık tarihinin en önemli ahlak derslerinden biri saklıdır. Çünkü haddini bilmek; küçülmek, kendini değersiz görmek ya da korkup susmak değildir. Asıl anlamıyla haddini bilmek, insanın kendi sınırlarını tanıması, başkasının sınırlarına saygı göstermesi ve yaşamın merkezinde yalnızca kendisinin olmadığını fark edebilmesidir.

İnsan büyüdükçe bilgi sahibi olabilir, makam kazanabilir, servet edinebilir, ünlenebilir ve çevresinden takdir görebilir. Fakat tüm bunlar, kişi haddini bilmiyorsa gerçek anlamda olgunlaştığını göstermez. Çünkü olgunluk, sahip olduklarımızla değil; onlara rağmen nasıl bir insan olarak kalabildiğimizle ölçülür. Bilgi, karakterle birleşmediğinde insanı bilgeleştirmez; yalnızca daha donanımlı bir egoya dönüştürebilir.

İşte tam da bu yüzden Sadi Şirazi’nin yüzyıllardır dillerden düşmeyen şu sözü hâlâ güncelliğini korur: “Her ne kadar bilirsen bil, haddini bilmiyorsan hiçbir şeysin.” Bu söz, bilginin değil, insanlığın ölçüsünü anlatır. Çünkü insanı büyük yapan zekâsı değildir; gücü elindeyken gösterdiği merhamet, haklı olduğu anda sergilediği nezaket, konuşabilecekken susabilmesi ve kazanabilecekken ezmemesidir. Asıl büyüklük, kendini herkesten üstün görmemeyi başarabilmektir.

Haddini bilen insan, her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığını bilir. Çünkü bazı zaferlerin ilişki kaybettirdiğini, bazı haklılıkların sevgiyi sessizce tükettiğini fark etmiştir. Hayat yalnızca doğruyu söyleme sanatı değildir; doğruyu doğru zamanda, doğru kişiye ve doğru üslupla söyleyebilme sanatıdır. Aynı cümle, şefkatle söylendiğinde iyileştirirken; öfkeyle söylendiğinde yaralayabilir. Bu yüzden haddini bilmek, kelimelerimizin de sorumluluğunu taşıyabilmektir.

Ne yazık ki yaşadığımız çağın en büyük sorunlarından biri, herkesin konuşması ama çok az insanın gerçekten dinlemesidir. İnsanlar anlamak için değil, cevap vermek için dinliyor. Karşısındakinin sözünü bitirmesini beklemiyor; yalnızca kendi söyleyeceği cümleyi hazırlıyor. Empati azalıyor, tahammül azalıyor, sabır azalıyor; buna karşılık ego büyüyor. İşte haddini bilmek tam da burada devreye giriyor. Çünkü haddini bilen insan, kendi düşüncesinin mutlak doğru olmadığını kabul edebilir ve “Ben böyle düşünüyorum ama sen farklı düşünebilirsin.” diyebilir. Bu cümle zayıflığın değil, güçlü bir karakterin göstergesidir.

Kendinden emin insanlar farklı fikirlere tahammül edebilir. Kendi değerinden şüphe duyanlar ise herkesi kendilerine benzetmeye çalışır. Bu nedenle haddini bilmek yalnızca fikirlerde değil, davranışlarda da kendini gösterir. Bir başkasının özel hayatına izinsiz girmemek, sorulmayan soruları sormamak, istenmeyen tavsiyeleri dayatmamak ve karşı tarafın “hayır” deme hakkına saygı göstermek de haddini bilmenin önemli parçalarıdır.

Bugün birçok ilişkinin temel problemi tam da bu sınır ihlalleridir. İnsanlar sevgiyi kontrol etmekle, ilgiyi müdahaleyle, sahip çıkmayı sahip olmakla karıştırıyor. Oysa sevgi, özgürlüğü elinden almak değil; özgürlüğü güven içinde yaşatabilmektir. Eski bir söz bunu çok güzel özetler: “Senin özgürlüğün, bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu yalnızca hukukun değil, vicdanın da temel ilkesidir. Çünkü gerçek özgürlük, istediğini yapmak değil; yaptığının başkasına zarar verip vermediğini düşünebilmektir.

Bir insan yüksek sesle konuşabilir; fakat çevresindekileri rahatsız ediyorsa haddini aşmıştır. Eleştirebilir; ama bunu aşağılamak için kullanıyorsa yine haddini aşmıştır. Doğruyu söyleyebilir; fakat doğruyu kırıcı bir silaha dönüştürüyorsa yine sınırı geçmiştir. Demek ki mesele yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimizdir. Haddini bilen insan, kelimelerinin bir kalbi onarabileceğini de kırabileceğini de bilir ve bu sorumluluğu taşımaktan kaçmaz.

Aslında haddini bilmek, insanın önce kendi içine dönmesidir. Kendisine cesaretle şu soruları sorabilmesidir: “Ben neden bu kadar öfkeleniyorum?”, “Neden herkesin beni onaylamasını istiyorum?”, “Neden sürekli haklı çıkmaya çalışıyorum?”, “Neden eleştirilmeye tahammül edemiyorum?” Bu soruların cevabını arayan insan gelişmeye başlar. Kendini tanıyan kişi, başkalarını da daha iyi anlamaya başlar. Çünkü insan, en çok kendi karanlığıyla yüzleştiğinde başkalarının karanlığına karşı daha merhametli olabilir.

Haddini bilmek aynı zamanda tevazudur. Ancak tevazu, kendini küçük görmek değildir. Kendini olduğu gibi görebilmektir; eksiklerini inkâr etmeden, güçlü yanlarını abartmadan, insan olduğunu unutmadan yaşayabilmektir. Gerçek alçakgönüllülük, insanın kusursuz olmadığını kabul etmesi ama bu kusurları geliştirmek için çaba göstermesidir.

Hayat ise herkese bir gün haddini öğretir. Bazen bir hastalıkla, bazen bir ayrılıkla, bazen büyük bir başarısızlıkla, bazen de çok sevdiğini kaybettiğinde… O an anlarsın ki hiçbir makam sonsuza kadar sürmez, hiçbir güzellik kalıcı değildir, hiçbir güç tükenmez değildir ve hiçbir insan vazgeçilmez değildir. İşte bu farkındalık, insanı kibirden uzaklaştırır. Çünkü kibir, insanın kendisini olduğundan büyük görmesidir; haddini bilmek ise kendisini olduğu gibi görebilmesidir.

Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler aynı gerçeği farklı kelimelerle dile getirmiştir: Bilgelik, kendini bilmektir. Kendini bilen insan sınırlarını bilir; sınırlarını bilen insan başkasının sınırlarına saygı duyar; saygı güveni doğurur, güven ise huzurlu ilişkilerin temelini oluşturur. Bu yüzden gerçekten olgun insanlar girdikleri her ortamı daha yaşanabilir hâle getirirler.

Belki de bugün dünyanın en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla teknoloji, daha fazla servet ya da daha fazla güç değildir. İnsanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şey, haddini bilen insanlardır. Konuşurken ölçüsünü bilen, eleştirirken vicdanını kaybetmeyen, severken boğmayan, yönetirken ezmeyen, öğretirken küçümsemeyen, kazandığında kibirlenmeyen ve kaybettiğinde başkalarını suçlamayan insanlar… Çünkü böyle insanlar yalnızca kendilerine değil, çevrelerine de huzur verirler.

Sonunda insan geriye dönüp hayatına baktığında kaç tartışmayı kazandığını değil, kaç gönle dokunabildiğini hatırlar. Kaç kişiyi susturduğunu değil, kaç kişiyi gerçekten dinlediğini görür. Gerçek büyüklük, sesini yükseltmekte değil; gerektiğinde geri çekilmeyi bilmektedir. Gerçek bilgelik ise her şeyi bildiğini iddia etmekte değil, hâlâ öğrenecek çok şeyi olduğunu kabul edebilmektedir.

Bu yüzden insanın en büyük eğitimi okulda değil, karakterinde tamamlanır. Ve belki de hayatın sonunda bize sorulacak en önemli soru, “Ne kadar bildin?” değil, “Bildiklerinle ne kadar insan kalabildin?” olacaktır.

Haddini Bil

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.
Bizi Takip Edin
Bize Katılın