Hangi yaralı bakışın içinde kaybolmaz ki insan?
Adam bunu sık sık düşünüyordu. Düşünüyordu ama her düşünce bir girdaba dönüşüyordu içinde; neyin gerçek, neyin yanılsama olduğuna dair kavrayış çoktan yitip gitmişti. Kendini bir süredir zihninin koridorlarında savrulurken yakalıyor, her düşüncenin sonunda daha da büyük bir boşluğa çarpıyordu.
İçinde yanmakta olan yangının kaynağını bilmeden uyanıyordu artık sabahlara. Hani bazı acılar vardır ya, ne bir ana, ne bir kişiye bağlanabilir… işte öyle bir yangın bu. Dumanı yok ama boğuyor. Alevi görünmez ama yakıyor. Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında, dışarının aydınlığı içini daha da karartıyordu sanki. Işık, karanlığını teşhir ediyordu çünkü. Ve bu teşhir, onu saklandığı yerden dürtüyordu: “Hadi, bir daha bak. Belki bu kez anlayabilirsin.”
Ama anlamak… işte o da başka bir tuzaktı.
Ne zaman hayatı çözmeye çalışsa, yeni bir düğüm çıkıyordu karşısına. Sanki yaşam, çözüldükçe karmaşıklaşan bir bilmeceydi. Ve o da çözmek için yanıp tutuşan ama her cevabın ardında başka bir soruya gebe kaldığını fark eden yorgun bir bilge gibi hissediyordu kendini.
Nereye gitse yanında götürdüğü tek şey kendi oluşuydu. Ve kendi oluşu, tam da kaçmak istediği şeydi. İnsan, içindeki yangını yanında taşırsa, hangi şehir serinletebilir ki onu? Hangi dokunuş tamir edebilir? Hangi ses, içteki sessizliği bozabilir?
Bunu çok sonraları fark etti. Gittiği yerlerde huzuru değil, kendi yankısını buluyordu. Temas ettiği yüzlerde bir iz ararken, aslında kendi acısının yansımasını görüyordu. Her gözde biraz kendine bakıyor, her vedada biraz daha yitiriyordu kimliğini. Ve en çok da sustuklarında, insanların onu duyumsamadığı anlarda ürperiyordu: çünkü o zaman yankılar kesiliyor, yalnızlık asıl sesine kavuşuyordu.
Hayatı anlamaya çalışmanın kendisi bir kaostu onun için. Sakinleştirmek istedikçe içindeki fırtına daha da büyüyordu. Belki de hayat, anlaşılması gereken bir şey değil; hissedilmesi gereken bir devinimdi. Belki insan, bu dünyaya anlam vermek için değil, anlamı bırakmayı öğrenmek için gelmişti.
Yine de içten içe biliyordu: bu yanış da, bu kaçış da, bu anlam arayışı da onun yolculuğuydu. Ve bazı yolculuklar, varılacak yerler için değil, içte yitirilmiş parçaları birer birer toplamak içindi.
Kendi içinde kayboldukça, aslında kendine yaklaştığını fark etti bir gün. Yaralı bakışların içinde kaybolmuştu, evet. Ama belki de o bakışların ardında gizlenmiş bir “ben” vardı. Ve belki, o ben’in acısını anlayan ilk kişi yine kendisi olacaktı.
Zamanla şunu fark etti adam:
İçinde yanmakta olan ateş ne bir ceza, ne de bir eksiklikti. Aksine, içsel bir çağrıydı. O ateş, yalnızca yakmak için değil, aynı zamanda aydınlatmak için de vardı. Ama insan karanlığa öyle alışır ki, ışık da canını yakar.
Bir sabah, tam da geceyle gündüz arasındaki o gri eşikte, kendi iç sesini duydu. Sessizliğin en ortasında gelen, kelimelere bürünmemiş bir fısıltı gibiydi:
“Kendinden kaçamazsın, çünkü senin tek evin sensin.”
Bu cümleyle birlikte bir duruş geldi içinde. O ana dek her şeyi dışarıda aramış, her karşılaşmayı bir cevap, her ayrılığı bir hata sanmıştı. Oysa belki de hiç kimse, hiçbir şey, onu tamamlamak için değildi. Belki de eksik olduğunu düşündüğü yerler, gelişmeye açık alanlarıydı sadece. Ve acılar, o gelişimi dürten sessiz öğretmenlerdi.
Başladı sorgulamaya:
“Ben kimim? Hangi yaraları sahipleniyorum? Hangi duygulara tutunuyorum da, onlarsız kim olduğumu bilemez oluyorum?”
Bu sorular zamanla içini oymadı, aksine içini açtı. Kapanmak değil, genişlemek gerekirdi artık. Çünkü ruh, genişleyerek tekâmül ederdi. Acının dibinde bile bir zarafet vardı, yeter ki kişi kendine doğru eğilmeye cesaret etsin. Çünkü en derin yüzleşme, aynadaki bakışa bakıp kaçmamayı seçtiğinde başlardı.
Zihnindeki karmaşa, yavaş yavaş yerini sezgiye bırakıyordu. Anlamaya çalışmayı değil, tanık olmayı seçtiğinde… yaşadıkları değişmese de, onların içindeki anlam dönüşüyordu.
Bunun adı, tekâmüldü belki de.
O sabah anlamıştı:
Her yara, ruhun kendine attığı bir çığlıktı. Ve her kayboluş, aslında içte varılan yeni bir koordinattı.
Kendinden kaçamayacağını fark ettiğinde, ilk kez kendine sarılmaya başladı. Yargısız, sessiz, acele etmeden. Çünkü artık biliyordu, bu hayata “olmaya” değil, “hatırlamaya” gelmişti. Ve hatırladığında gördü ki, ne eksikti aslında, ne de yarım.
Sadece unutmuştu…
Unutmuştu ne kadar bütün olduğunu.
Unutmuştu, acıların da şefkatle geldiğini.
Unutmuştu, tekâmülün sancılı ama kutsal bir doğum olduğunu.
Ve şimdi, hatırlıyordu.
Sonunda vardığı bağlantı şuydu:
İnsan kendini ararken değil, kendini kabullenirken buluyordu. Ve ruh, ancak yargısız bir tanıklıkta yükseliyordu. Yaşam, dışarıdan değil; içerden çözülüyordu.
İşte bu yüzden artık kaybolmaktan korkmuyordu.
Çünkü biliyordu:
Her kayboluş, kendine varmanın bir başka biçimiydi.





