Home Candaş Özer Yolcu Ölüm Hiç Bu Kadar Ucuzlamamıştı?

Ölüm Hiç Bu Kadar Ucuzlamamıştı?

by admin

Ölümün en şirin, en güzel şiirsel yüzünü anlatmak istiyorum.

Saygısız ölümler ve kaygısız ömürlerden bahsetmek niyetindeyim, böylelikle diner mi acep kaygılarımız?!

Her gün, her saat ve an birileri, özellikle aile ataları sessizce ayrılıyor aramızdan.

Ve galiba böylece gün be gün salgından kaynaklanan kitlesel ölümler bilinçaltımızda olağanlaşıyor.

Ve galiba sabah geberir, öğlen gömülür, akşama yenilir/içilir modunda bazı insancıklar.

Sosmedya mecralarına bakıyorum:
Paylaşımlarda ya eğlence, ya seksapel pozlar verme, ya da taziye.

Birileri ağlıyor birileri gülüyor.

Taziye haberi paylaşanlarla yeme içme, eğlence paylaşımları yapanlar kapışıyorlar.
Eğlenenlerle ağlayanlar birbirine karışıyor.

Eğlenen, ölenden etkilenmiyor, taziye ailesi geçici bir süre bu durumları kınıyor eleştiriyor.

Bir yandan taziye paylaşımlarına hüzünlü ilahi cümleler ve baş sağlığı mesajları yazanlar.

Diğer yandan hemen akabinde sırıtan, umursuz, az önce yazdığı acılı taziye mesajına nispet eden eğlence fotoğrafları paylaşıyor.

Beynim dumura uğruyor.

Her gün onca kayıba rağmen diğer insanların mutlu ve tepkisizce hayata devam etmesi,

atta bu hallerini sosmedyada eğlence ve seksapel, trajikomik, vurdumduymaz, gamsız ve bencil fotoğraf paylaşmalarıyla belgelemesi beni insandan soğutuyor.

Ölüp giden,
aramızdan ayrılan yaşlı atalarımız ve orta yaş insanlarımızla beraber bizi terk eden şey vicdanımız aslında, adaletimiz, asaletimiz, insanlığımız, saygımız. Ve aslında bizi koyup giden ar damarımız.

Adet yerini bulsun hesabı olsun; vefat edenin ardında bir dua, azıcık yasa benzer çıngıcık bir davranış, kayıp acısı çekenin acısına hürmet de yok artık. Cenaze evi gelenekleri, cenaze adetleri, taziye örfleri, kitlesel veya bireysel olarak geçtim yas erdemini, hüzün bile yok.

yok artık!!!
“Acılarda ayrılanlanlar, mutluluklarda bir olamaz” mantığını bilenler yok artık.
Ama unutmasınlar ki başkalarının acıları üstünde dans edenler, gün gelir aynı kaderi yaşarlar.

Kimse kimsenin kaybına, travmasına ölüm acısına saygı duymuyor. Değil 40 veya 3 gün, bir gün, bir saat, bazan bir an, bir lahsa bile ölüm adetlerine ve ritüeline riayet edilmiyor.

Biz çocukken,
Kıbrıs köylerinde yaşlı insanlarımız hastane veya bakım evlerinde değil, genelde köylerinde kendi evlerinde can teslim ederdi. Hak’a yürümüş Er ya da Hatun yaşlı kişi genelde yatağında son nefesini verir. Bir süre soğumaya başlaması için yatağında bekletilir. Başında Kuran okunur, tüm akrabaları evinde toplanır. Daha sonra mevta kişi yere serilen dokuma harici bir kilim üzerine yatırılır. O kilim veya halı da yıkandıktan sonra camiye bağışlanırdı.

Rahmete ermiş kişi temiz battaniye ya da çarşafla örtüldükten sonra; sırf mevta hızla şişmesin diye üzerine daha önce kurban kesiminde kullanılmış bir bıçak koyulurdu.
Soğuk morglarda bekletilmez, demir hasta sedyelerinde çalakalem değil, kendi evinin bahçesine uygun bir yere perdeler gerilir, mahremi sağlanır, usulünce sanki hala canlıymışcasına muamele edilir, canı acıyacakmış gibi uygun sıcaklıkta sularla, mis gibi sabunlarla, ruhunu ve tenini incitmeyecek şekilde, tütsülenir gibi, pamuklara sarılarak dualarla evlatları ve sevenleri tarafından gasledilir ve öyle kefenlenirdi.

Komşu evlerde günlerce, köy eşrafında ise en az 3 gün tv izlenmez, radyo dinlenmez, o köyde eğlenceler, gürültülü toplanmalar, tombalalar iptal edilir, düğünler 40 gün sonrasına ertelenirdi.

Rahmete ermiş kişinin bir çift ayakkabısı, görünür bir yerde kapı ağzına bırakılır. Aradan geçecek 40 gün sonra Hak’ka yürüyenin giysileri, ayakkabıları, işe yarar kişisel eşyaları ihtiyaçlılara dağıtılırdı.

Cenaze evlerinde mevtanın ailesine ve ruhuna hürmeten:
Yüksek sesle konuşulmaz, taşkın davranışlar sergilenmez, gürültü yapılmaz, hızlı hareket edilmez, asla kahkaha atılmaz ve dahi gülümsenmezdi bile. Tüm köylüler bir süreliğine dünyevi gailelerden elini ayağını çeker, acılı ailenin yasına ortak olurdu.

Zaten çoğu aileler akraba, hısım veya dünür olduğu için acıyı tüm köylü paylaşırdı.
Cenazede ve yas evine giderken:

Çarpıcı renklerde göz alıcı elbiseler, daracık taytlar, dizüstü etekler, vücut hatlarını sergileyen kıyafetler giyilmez. Kadın/erkek gözetmeksizin temiz, gösterişsiz, koyu renkte daha usturuplu sade giysiler tercih edilirdi. Saçlar fönlü/kuaförlü değil örtülü olurdu. Yüzde rengarenk makyaj değil hüzün rengi ifadesi vardı.

Mevlide gelenler,
gülmez, konuşmaz, yanındakiyle fısıldaşmaz, gürültülü vücut dilinden uzak, çocuklarla eğleşmez, hüzün, saygı ve huşu içinde oturur; huşu içinde edilen duaları dinlerdi. Ateş düştüğü yeri yaksa da en azından yakınını kaybedenin acısına hürmeten usule erkana ve yas psikolojisine uygun davranışlarda hareket edilirdi.

Cenaze evinde eleştiri, gıybet ve dedikodu yapılmaz, sigara/alkol içilmez, gülmek bir yana gülümsenmezdi bile.

Tanıdık tanımadık herkes cenazeye katılır. Acıyı yüreğinde hissetmese de yüzünde sahte de olsa bir hüzün ifadesi olurdu.

Bu yalan ifade, bu acı maskesi, hissedilmeyen acıya rağmen mevta ailesinin yasına hürmeten takınılırdı.

Herkes yas evi etrafında toplanır, kadınlar helva kavurur, bulaşık yıkar, gelen yemekleri taksim ve takdim eder veya dağıtıma hazırlar; genç erkekler yemekleri masalara dağıtır, çay/kahve yapar, su/meyvesuyu ikramı ve hazırlıklarına yardım ederdi.

İslam geleneğindeki üç gece üst üste Mevlüt okuma ritüeli olduğu için. Akşam yatma vakti geldiğinde, uzak diyarlardan gelen misafirleri eş/dost/akraba kendi evine davet eder, yataklar hazırlar ve misafir ederdi.

Kolu/komşu, hısım/akraba cenaze evine en az üç gün yemek taşırdı. Aslında İslam geleneklerinde taziye evine her gelene yemek ikramında bulunmak caiz değildir. Yemek ikramı düğünlerde eğlence toplantılarında olur. Cenaze ve ve sonrası taziye evinde değil. Bunun mantıklı açıklaması cenaze sahipleri acı çekerken başkalarının boğaz derdine düşmesi de çok vicdani değildir.

Getirilen yemekler ev sahibi ve uzaklardan gelen misafirler içindir, her gelen için değil. Ama şimdilerde öyle olmuyor tabi, nerdeyse taziyeye gelen herkese yemek ikram ediliyor.
Aslında bu sonradan icat olan ikram geleneği, uzak yollardan taziye evine gelenler için yapılırdı, şimdi herkes için.

Zaman geçtikçe bu yemek ikramı gösterişe dökülür oldu. Bu hem israf, hem caiz değil, hem de sevap değil.

Cenaze evine getirilen yemekler acıdan zaten güçsüz düşen aile aç kalıp sıkıntıdan hasta olmasın diye getirilir ve genelde çorba götürülürdü. Taziye evindeki hane eşrafı günlerce kimsesiz bırakılmazdı.

Şimdi mi?
Sabah geber, öğlen gömer akşam yer içer oldu insancıklar.
“Boşver, ne de olsa alıştık artık, ölümler yazın sineğine kışın çamuruna dönüştü. Can da sıkar oldu. Her gün ölüm haberleri, taziye mesajları filan ölmüş, falan gebermiş. Ah yeter gına geldi. İnan olsun o ölenlerin haberlerini görmemek için internete bile girmez oldum” diyen aymazlar ve yaşam arsızları çoğaldı gitti. Ölüm hoş bir şey deği elbet.

Bakın ne diyor İslam Alimi Mevlana Celalettin Rumi:

“Ey aymaz insan, ne sevinirsin doğuma ki gelmektir ölüme. Ne üzülürsün ölüme ki kavuşmaktır yüce Mevla’nın eşsiz rahmetine”

Ama yine de kimse ölüm gerçeğiyle yüzleşmek istemiyor. Ölüm gerçeğinden kaçmaya çalışmak, yaşamdan kaçmak gibi bir hatadır.

Bir de, her canlı ve yakını o kayıp acısını ve travmasını mutlaka tadacaktır.
Bir gün bu ölüm ateşi senin de ocağına çok yakınına elbet düşecektir. Duyduğun, bildiğinin kayıp acısı için karalar bağlayıp yas tutmak zorunda değilsin ama saygı duymak zorundasın.
Hiç kimse ölümsüz değildir, acınıza saygı duyulmasını bekliyorsanız, başkalarının acısına ve yasına saygı göstermelisiniz.

Acınız birilerinin sevinmesine sebep olsa da mutluluğumuz kimsenin acılı yüreğini kabarmamalı.

Kimileri pandemi koşullarını hiçe sayıyor. Kimileri bulaşı aklına bile getirmek istemiyor.
Hala, masalar kuruluyor, içkiler dökülüyor, ölen ölüyor kalanlar sağlar bizimdir hesabı sen sağ ben selamet.

Allah ölümü önce dağlara verir. Dağlar bu acıyı taşıyamaz yıkılır. Ardından nehirlere verir. Nehirler ağlamaktan tükenir, kurur. Daha sonra rüzgarlara verir. Rüzgar eser, eser tükenir. Hepsi bir olup; “Al bu acıyı biz dayanamıyoruz” der. Ve daha sonra ölüm Allah tarafından insana verilir.

İnsan acının ilk haliyle yanar, kavrulur. Ama akşama da düğün için et kavurur. Bir yanda cenaze bir yanda düğün evi, insanoğlunun kimi ağlar kimi güler, kimi de dünya hayatını anlamsız bulur. Ama bir yandan da civarında olan başka bir olaya gülüverir. O an anlaşılır ki, ölümü insandan başka hiç kimse, hiçbir varlık kaldıramaz. İşte böyle bilinir ölümün insana veriliş evresi.

Nazım Hikmet şöyle diyor ölüme dair bir şiirinde:

Bir tanem!
Son mektubunda:
‘Başım sızlıyor yüreğim sersem! ‘ diyorsun.
‘Seni asarlarsa, seni kaybedersem’ diyorsun;
‘yaşıyamam! ‘
Yaşarsın sevgilim
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.

Dedim ya, sabah geber, öğlen gömer, akşama yer/içer gezer oldu insancıklar.
Yıllarca aynı yastığa baş koyanlardan biri ölüverip gittiğinde, bazen bir ay geçmeden, belki kırkı bile çıkmadan o büyük boşluğu yeni bir insancıkla doldurabileceğini sanar oldu insancıklar. Söyleyin onlara, 20/30 yıl o yastığa sinmiş o büyülü koku ve kişiliğe sinmiş duygu hiç unutulmaz ve o boşluk asla hiç bir mastürbatif ilişkiyle dolmaz doldurulamaz.
40 yastık da değiştirilse, kader değişmez.

Sen öldükten sonra adın/sanın/unvanın kullanılmaz olur. Hiç kimse “Saygıdeğer profesör nerede defnedilecek?” Diye sorulmaz. Cenaze nerde, mevta nereye defnedilecek, rahmetli şöyleydi/böyleydi, mübarek iyi/gaddar insandı diyen olur da adın ve ünvanın hiç kullanılmaz.

Orada, O anda:
“Doktor, Mühendis, Avukat, Başkan,

İşadamı/bilimkadını, zengin/fakir,

filan Bey/Hanım nerede?”

Diye sormaz kimse!!!

Orada, kişinin unvanı Cenaze, bedeni ceset, varlığı mevta, yakın dostları ise Cenaze Sahipleri veya yakınları diye adlandırılır!!

“Cenaze nereden kalkacak, rahmetlimin cenazesi nerede” diye aranırsınız.

Mevtayı nasıl bilirdiniz? Diye de sorgulanırsınız?

Anılırsanız bir gün anneliğiniz/babalığınız/ağabeyliğiniz/ablalığınızın güzel anılarıyla anılırsınız.

Tabi ne kadar insansanız o kadar insanca anılırsınız.

Related Articles

Ajans Cyprus