Yazı Detayı
30 Haziran 2019 - Pazar 15:58 Bu yazı 389 kez okundu
 
Mafyanın Polis “Sevgisi”, Uluslararası Dengeler...
Yrd.Doç.Dr.Ediz Tuncel
ediztuncel@yahoo.com
 
 

74 sonrasında tanınmamış, dışlanmış bir devlet ve toplum statüsüne girdik ya, memleket resmen sorma gir hanına dönüştü, Doğu Akdeniz coğrafyasında boyutuna göre en çok suç işlenen toprak parçası haline geldik…


İpini koparan mafya bozuntusu, haraççısı, rüşvetçisi, uyuşturucu pazarlayıcısı, kara para aklayıcısı, pezevengi ve bilimum “mikrop türevi” bizim bir karışlık memlekete doluştu.


Bunların bu memlekete doluşmasına sebep olanlar ise tartışmasız şekilde bizim “basiretsiz” siyasetçilerdir.


Peki bunlarla kim mücadele edecek?


Polis!
Hangi polis?
Nüfusunu bilmediğimiz bir toprak parçasında en az bin eksik personelle, organize suç ve suçlularla mücadele edebilmek içinihtiyacı olan yasaların hiçbirine sahip olmadan suçla mücadele edecek diye uğraşan polis.


Sonra bir bakıyorsunuz, mafyanın tetikçilerinin sözde özgür basın kılıfıyla gazete adı altında çıkardıkları paçavralarda boy boy polis müdürlerinin tamamen dedikodu içerikli haberleri yer alıyor!


Polis Genel Müdürü Süleyman Manavoğlu, PGM 2. Yardımcısı Hüseyin Yeşildağlı, Lefkoşa Polis Müdürü Ahmet Soyalan sürekli olarak hedefte!


Kim tarafından?
Memleketin her tarafını örümcek ağlarıyla sarmış olan mafya türevlerinin tetikçileri tarafından…


Belli ki mafyanın mikrop türevleri bu polis müdürlerini çok seviyor, dertlerinden yalınayak yatıyorlar!


O kadar seviyorlar ki, “rüşvet yediler, görevlerini kötüye kullandılar” gibi suçlamalar getiremiyorlar, amma ve lakin, memleketin dingonun ahırı olduğunu bildiklerinden ve yapanın yanına kar kaldığını da keza gayet iyi bildiklerinden dolayı, “hizaya” getiremedikleri ve kendileri için sürekli tehdit olarak gördükleri polis müdürlerini prestij ve haysiyet erozyonuna uğratmak için “dedikodu” mekanizmasıyla ellerinden geleni sistematik bir şekilde yapıyorlar.


Bu arada, sadece mevcut müdürleri hedef tahtasına koymuyorlar, onların yerine er ya da geç gelecek olanlara da gözdağı veriyorlar, “bakın ha, ya hizaya girersiniz, ya da size de bunlara yaptıklarımızı yaparız, ona göre” mesajlarını veriyorlar…
Yani, anlayacağınız, sistematik bir yıldırma harekatı uyguluyorlar.


İşin ilginç tarafı, siyasiler de bunlara göz yumuyor!


Hatta taraf bile oldukları oluyor, CTP’nin bir dönem Pervin Gürler’e karşı yaptıklarını, ne siyasi ahlağa ne de insanlığa sığmayan etik dışı tavırlarını, yayınlarını da henüz unutmadık!


Peki nedir mafyanın “mikrop türevlerinin” istedikleri?


Çok basit aslında…İstedikleri tek şey, kendi parmaklarının ucunda döndürecekleri, biat ettirecekleri, “yat arap kalk arap” pozisyonunda emirlerine amade olacak türden bir polis teşkilatı ve polis müdürler istiyorlar…


Bunlara göre polisin yapması gereken en önemli şey, mahallede fal bakarken anlaşamayan Ayşabaynan Fatmabanın tartışmasını çözümlemekle sınırlı olmalıdır, mafyanın mikrop türevlerinin işlerine polis asla karışmamalıdır, karışacak olursa da rüşvet niyetine ağzına bir parmak bal çalınıp susturulmaya razı olmalıdır.


İşte bu yüzden bu memleketin her köşesini sarmış olan mafyanın mikrop türevleri, poliste üst düzey görevlere kim gelirse gelsin, hizaya getiremediklerine sistematik şekilde saldırmaya devam edecektir, ve eğer becerebilirlerse, kurdukları baskı ile polisin üst düzey yönetim noktalarına kendi “piyonlarını” getirmek için ellerinden geleni yapmaktan geri durmayacaklardır.


Eğer becerirler de “hizaya çekemediklerini” hizalarına çekerlerse, o zaman adına gazette dedikleri paçavralarında ve internet sitelerinde o polis müdürlerine  methiyeler düzmeye  başlayacaklardır…


Mafyanın mikrop türevlerini iyi izleyin, ne zaman ki mafyanın bir mikrop türevi basını kullanarak bir polis müdürü için hiçbir temeli olmayan, dedikodu mahiyetinde abuk subuk açıklamalar yaparsa, anlayın ki o polis müdürünü veya müdürlerini “satın alamamıştır, hizasına çekememiştir, kendisine karşı açık bir tehdit olarak görmektedir”…


Ne zaman ki bir mikrop türevi bir polis müdürüne söverken diğerini yerlere göklere sığdıramıyorsa, o zaman o polis müdürünün o mikrop türevi ile ilişkilerini her yönüyle mercek altına almak lazımdır!


Bu mikrop türevleri arada bir de, polisin askere bağlı olmasından dolayı, dolaylı olarak askeri de bu çirkef deryasının içine çekmeye çalışmaktadır.


Ancak, sert tepki göreceklerini bildiklerinden, sadece “arada bir” gündemi gergin tutacak şekilde etkisiz bir taş atıp, geri kaçmaktadırlar.


Peki bu namussuzlar tayfası bu kadar cesaretliyken sözde devleti yöneten siyasetçilerimiz memleketi “temiz tutmak” için 44 seneden beri ne yapıyor ki memleket bu kadar kokuşmuş, herşey bu kadar ayağa düşmüş durumda!!!
………………………….
 
Rum tarafı özellikle Anastasiadis döneminde çok büyük oynadı ve tam anlamıyla da oyunu kazandı!


Önce Klerides döneminde “olası bir çözümün kapsamında değerlendirilmek üzere rafta bekletilen” enerji siyasetine bodoslama daldı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Arap Baharı denen rezillikler sürecinde tam bir vahşet sürecini yaşarken İsrail ile işi bitirdi, arkasından da ABD, Fransa, İtalya, Rusya, Mısır gibi aktörleri enerji siyasetinin tam merkezine çekti, Türkiye’ye ve Kıbrıs Türküne karşı “delinmez” bir kalkan oluşturdu.


Rum tarafı tüm Kıbrıs adına AB üyesi olduğu için de yanında doğal olarak 27 müttefiki daha var.
Çin’in bile zaman zaman sadece Rum tarafının lehine olacak şekilde siyasi tavır takındığını gördük.


Tüm siyasi ve hukuki kozların Rum tarafının eline geçmesi 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı BM kararıyla başladı, BM’nin 540, 541 ve 550 sayılı kararlarıyla da devam etti ve tüm kararlar Rum tarafının eline tartışmasız şekilde siyasi ve hukuki güç verdi.


Türkiye bu kararlar alınırken resmen “uyudu”, 186 sayılı BM kararını da kendi eliyle imzaladı ve aslında 60 yıla yakın bir süredir devam edecek şekilde kendi ayağını “kelepçeledi”…


Bütün bunlar yetmemiş gibi, Çiller hükümeti döneminde Türkiye Gümrük Birliği’ne girecek diye Rumlara AB kapısı sonuna kadar açıldı ve birkaç yıl sonra da Rumlar AB üyesi oldular, sonra da bu birlik ile öyle ya da böyle bir çıkar dayanışması içinde olan diğer siyasi güçleri de arkalarına aldılar.


Arkasından da hızlıca enerji siyasetini geliştirdiler ve buna bağlı olarak savunma ve ekonomik işbirliği anlaşmaları yaptılar.
Türkiye ve Kıbrıs Türkü tam anlamıyla yalnız kaldı.
Son yıllarda PKK ve FETÖ belalarının tescilli proje sahibi olan ABD de Türkiye’yi darbelemeyi alışkanlık haline getirince Türkiye ile Rum tarafının destekçileri arasında ipler iyice gerildi.  


İşte bu noktada, AKP hükümeti, iktidara geldi geleli belki de ilk kez Türkiye’nin lehine olacak şekilde bölgedeki dengeleri tam olarak değiştiremese de, sarsacağı kesin olan bir adım attı ve Rum tarafının can ciğer dostu olan Rusya ile yakınlaşarak S-400 füze savunma sistemini Rusya’dan satın aldı…


Bu hamlenin anlamı şudur: Düşmanları böl, biriyle çıkarlarını örtüştür ve o birini kendi saflarına çekerek pasifize et, diğerinin de hesaplarını alt üst et…
Nasıl mı?
Birincisi, S-400 hamlesiyle Türkiye Rusya’yı Rum tarafının körü körüne destekçisi pozisyonundan çekip aldı, kendi saflarına doğru yakınlaştırdı.
İkincisi, Doğu Akdeniz coğrafyasında Türkiye’yi sürekli şamar oğlan haline getiren ABD’nin emperyalist politikalarının tescilli düşmanı Rusya ile yakınlaştı, ABD’nin Türkiye’ye karşı aklını başına toplamasına vesile oldu…
Üçüncüsü, AB ve ABD’nin Türkiye’yi gözden çıkarmalarının zincirleme olarak ne kadar büyük bir sorunlar yumağı yaratacağını anlamalarına da vesile oldu (İşte bu yüzden Türkiye’deki seçimler süresince Türkiye ekonomisi dış kaynaklı olarak darbelenmedi…)
Peki, Türkiye bu süreçte yaptığı karşı hamle ile kazandı mı?
Hayır, kesinlikle kazanmadı ama kaybeden olma pozisyonunda şu an için çıktı ve kazanan olabilme potansiyeli olduğunu da gösterdi.
Peki bundan sonraki süreçte ne olur?
Aslında cevap çok basit, çok ama çok basit…
Türkiye bir hamle daha yaparsa, örneğin Amerika’nın İncirlik Üssü’nü kapatırsa, Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji siyasetinin güvenlik merkezi olan İncirlik üssünü pasifize ederek ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist politikalarını darmadağın etmeye ve artık bölgede ABD’nin şamar oğlanı olmamaya kararlı olduğunu bir daha gösterir…


İşte bu noktada Rumların şımarıklığına da “birilerinin” dur deme ihtiyacı doğar…
Artık küçük ayak oyunlarının zamanı geçti, büyük oyunların zamanı geldi…
Aksi takdirde, Anastasiadis gibi şeytani zekaya sahip politikacıların sırf “gırgır” olsun diye Akıncı ve Özersay gibi her atılan oltaya, ağa takılmaya hazır siyasileri, onların zaafiyetlerini kullanarak onları birbirine nasıl düşürdüğünü, gündemi abuk subuk şeylerle işgal ettirdiğini, dört bir tarafımızı ustalıkla örümcek ağlarıyla ördüğünü,  bu arada da bilmem kaçıncı defa Üsküdar’ı geçtiğini sayısız kez göreceğiz…
Aslında sürecin nerelere varacağını, emperyalist politikalarla neler hedeflendiğini ve nasıl sonuçlanacağını, hatta ne yapılması gerektiğini, Türkiye’nin ABD için sadece bir piyon olduğunu ve asla yönetmen veya aktör olmasına izin verilmeyeceğini, özellikle de bölgedeki dengelerde söz sahibi olan bir aktör olabilmek için Rusya ile savunma ve ekonomi bakımından daha sıkı ilişkiler içine girilmesi gerektiğini daha Obama ABD’ye başkan adayı gösterildiğinde yazmaya başlamıştık.
On yıldan daha uzun bir süreden bahsediyoruz…
Bizim gibi sıradan insanların görebildiğini koskoca devletleri yönetenlerin görememesine anlam vermek mümkün değil.
Ha, unutmadan, Maraş’ı açmak mı dediniz???
Güldürmeyin adamı, açabilecek olsaydınız 44 sene önce açar, orasını da ganimet furyasına dahil eder, siyasi haraç olarak harcardınız…
Değil Maraş’ı açmak, mevcut durumda oradaki farelere bile hükmünüz geçmez!
Oturun oturduğunuz yerde de memleketteki onca abuk subuk soruna eğilin, en azından onlara çözüm bulmaya gücünüz yeter…

 
Etiketler: Mafyanın, Polis, “Sevgisi”,, Uluslararası, Dengeler...,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
29 Haziran 2020
“Din” kavramının yeni dünya düzeninde bitişi ve bir avukatın vurguları
714 Okunma.
21 Haziran 2020
Siyasi İntihar
1151 Okunma.
30 Mayıs 2020
Yenisinin etkisi azalmış!
2292 Okunma.
10 Mayıs 2020
Maskeli Balolu Korku Filmi…
1546 Okunma.
29 Nisan 2020
Yanlış hesap mezarlıkta biter…
925 Okunma.
15 Nisan 2020
Diktatörlerin dünyası ve diktatör virüs
1097 Okunma.
11 Nisan 2020
Sen gidi seniiiii!!!
860 Okunma.
05 Nisan 2020
NBC ve anılarda Komutan Tahsin Ataizi
746 Okunma.
03 Nisan 2020
Bizi bekleyen “Büyük Değişim”
623 Okunma.
30 Mart 2020
Cehalet, pislik, hastalık ve din sömürüsü
1082 Okunma.
25 Mart 2020
Korona Çorbası...
1473 Okunma.
17 Mart 2020
7. yaşında “doğruluk”… Ve hakettiğimiz!
1896 Okunma.
12 Mart 2020
Şu bizim “emperyalist” virüs…
1380 Okunma.
08 Mart 2020
Kabus bitti gibi, ama dahası var…
1389 Okunma.
29 Şubat 2020
BOP’un son perdesi…
1552 Okunma.
24 Şubat 2020
Cumhurbaşkanlığı seçim tiyatrosundan sahneler…
902 Okunma.
30 Ocak 2020
Adam gibi bir işi yapamadınız gitti!
2076 Okunma.
21 Ocak 2020
Kızımın anlayamadıkları, Salamis Krallığı’nın tuvalet derdi…
779 Okunma.
17 Ocak 2020
KKTC Turizminin tuvalet rantı!
407 Okunma.
01 Ocak 2020
Şaka Gibisiniz!
614 Okunma.
04 Aralık 2019
Atıcılık Federasyonu Bataklığı
2134 Okunma.
19 Kasım 2019
İki canavar arasında kalmak
609 Okunma.
07 Kasım 2019
Yazık ki ne yazık...
883 Okunma.
30 Eylül 2019
“İki” Başbakan Tatar
1397 Okunma.
17 Eylül 2019
Yine Becerdik…
938 Okunma.
30 Ağustos 2019
Satranç Tahtası ve “Uyuyan Güzeller”
2119 Okunma.
23 Ağustos 2019
Daha Başlamadan Akıncı 1 – Diğer Adaylar 0
1020 Okunma.
29 Temmuz 2019
Biz Uyurken…
1354 Okunma.
04 Temmuz 2019
Üniversiteleri Nasıl Batırırız ve Sevgili Füzemiz!
475 Okunma.
29 Haziran 2019
Bozuk Oyunlar, Oyunbozanlar!
327 Okunma.
23 Haziran 2019
“Yeni Dünya” Yaratılırken Bizim Kavgalarımız
416 Okunma.
14 Haziran 2019
Polisi Bırak, Aynada Yüzüne Bak!
465 Okunma.
11 Nisan 2019
Poliste Organize İşler...
1020 Okunma.
09 Nisan 2019
Bir Kültür-Sanat Fırtınasının Düşündürdükleri...
549 Okunma.
20 Mart 2019
Göbek Ataraktan Işgal Protestosu ve “Katliam Anatomisi”…
660 Okunma.
20 Şubat 2019
Aziz ve Muhterem Devletimiz…
1492 Okunma.
19 Şubat 2019
Özersay’ın Sandalyesi, Akıncı’nın Serzenişleri…
630 Okunma.
24 Kasım 2016
YÖDAK Maskaralığında Sona Doğru...
288 Okunma.
Haber Yazılımı