Yazı Detayı
02 Kasım 2019 - Cumartesi 08:50 Bu yazı 881 kez okundu
 
“(O)ğuzların etini yiyip Hunların kanını içeceğiz!”
Mir Kamil Kaşgarlı
mirkamiljan@gmail.com
 
 
Aradan geçen bin 900 sene içinde Çin topraklarında 21 sülâle veya hanedanlık el değiştirmiştir. Çinliler 2-3 defa düşmanlarının kolonisi olmuş ve tekrar kurtulmuştur. Dili ve kültürleri değişmiş, İslâm ve Hıristiyanlık gibi dinlerle Batı’nın Sanayi Devrimi’nden sonraki yeni medeniyetiyle tanışmışlardır. Kapitalizm ve komünizm düşüncelerini benimsemiş, iki defa dünya savaşına katılmışlardır. BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinden biri hâline gelmiş, nükleer ve internet çağına adım atmış, uzaya uydu göndermiş, amma velâkin “(O)ğuzların etini yiyip Hunların kanını içme” hayâlinden vazgeçmemiştir.

 

EVET, başlığı yanlış okumadınız! 21’inci yüzyılda olmamıza rağmen, faşist Çin’in, özellikle işgâli altındaki Doğu Türkistan’da kurduğu askerî kışlalarda büyük harflerle yazıp görkemli çerçevelerle duvara astığı bu kin ve nefret kusan meşhur sloganın tarihi, Milât sonra 70’li yıllara dayanıyor. Aradan bin 900 yıllık bir zaman geçmesine rağmen, bu kinin günümüzde de geçmişteki gibi sürdürülmesi amacıyla Çin’de sistematik algı çalışmaları devam etmektedir. Başlıktaki slogan, Çin tarihindeki 10 meşhur kahramanca sloganın 5’incisi olarak çocuklara öğretilmektedir. Bu anlamda Almanya’da yaşayan yazar Ekrem İlk’in yazısını bu anlamda çeviriye döktük. (Mir Kâmil Kaşgarlı)

 

***

 

 “(O)ğuzların etini yiyip Hunların kanını içeceğiz!”

 

Çin’in Zhejıang (Cı cian) eyaletinin Shaoxin (Şav şin), Ningbo (Nin bo), Zhoushan (Cow şen) gibi ilçelerinde ve kasabalarında bugün bile “堕民” (duo min) “alçak millet” diye adlandırılan bir kavim yaşıyor. Bu topluluğun ortaya çıkışı hakkında farklı görüşler mevcût olup, Çin araştırmacılarının hummalı çalışmaları sonucunda bu topluluğun gerçek kimliği net olarak ortaya çıkmıştır.

 

Çinli uzmanların belirttiklerine göre, Çinli isyanlarıyla birlikte Çin’deki Yüen Hanedanlığı yıkıldıktan sonra Moğol yaylalarına çekilemeyip esir düşen Moğollar ve renkli gözlü başka topluluklardan insanların neredeyse hepsi katledilmiş. Changjıang (Çan cıyan) nehrinin güneyinde ölümden kurtulan az sayıdaki esir ise köle edilmiş.

 

Çin’de o dönemin Ming Hanedanlığı kendi halkını on ayrı tabakaya ayırmış olup, en alttaki tabakayı dilenciler oluşturuyordu. Yukarıda sözünü ettiğimiz Moğol esirler ise dilencilerle beraber bu onuncu tabakaya ait sayılıyordu.

 

Ming Hanedanlığı yasalarına ve halk arasında benimsenmiş âdetlere göre, bu Moğol esirlere on çeşit yasak uygulanmıştı: Okula gitmek ve kitap okumak, memur olmak veya resmî görev almak, ticaret ve zanaat ile uğraşmak, toprak ekip çiftçi olmak, Çinlilerle evlenmek, yüksek sesle konuşmak, göğsünü açarak dik yürümek, bir yerde buluşup istişârede bulunmak, geceleri gürültü yapmak, toplu şekilde hareket etmek.

 

Bunların hâricinde bu Moğol esirlerin giyim kuşamlarına bile yasaklar getirilmiş olup, Çin halkı ile karışık yerleşmelerine izin verilmemişti. Bu esirler sadece belirlenen yörelerde toplu şekilde konumlandırılmışlardı. Üstelik “alçak millet” denen bu etiketin de nesilden nesle mîras olarak geçmesi yasalaşmıştı. Eski Çin toplum yapısında memurlar, çiftçiler, zanaatkârlar ve tüccarlar “dört fukara” diye adlandırılmış olup, yönetilmeleri kolay olduğu için bu kişiler hükûmetin sevdiği insan tipleri sayılırdı. Bu nedenle sadece memur ve zengin toprak ağalarına değil, bu “dört fukaranın” hepsine “alçak millet”i istediği gibi ezmek ve onlara zorbalık yapmak hakkı tanınmıştı.

 

Çinlilerin gözünde “alçak millet”, doğma alçaklar olup Çinlilere uğursuzluk getiren lânetliler sayılırdı. Bu yüzden onları gördüğünde tükürmek, lânetlemek ve uzak durmak gelenek hâline gelmişti. Alçak millet, halka köle olarak çalıştırılırdı. Çiftçi Çinlilere “Çiftçi beyim”, kalanlarına ise “Hocam” diye seslenirlerdi. Alçak milletin çalışma alanlarına bile bir sürü yasaklar getirilmiş olup, Çinlilerin beğenmedikleri işleri yaparlardı. Örneğin, erkekleri sazlıklarda kurbağa ve başka böcekleri yakalarlar, Çinlilerin oturaklarını ve tabutlarını omuzlarında taşırlardı. Saç keser, domuz keser, rüyalara tâbir verir, yüzlerini her türlü boyayıp halk arasında eğlence gösterisi yaparlardı.

 

Alçak milletin kadınları ise başkalarının hizmetini yapar, saçlarını tarayıp yüzlerini temizler, çöpçatanlık yapar, yeni evlenecek kızlara evlilik ve cinsellik bilgileri verirlerdi.

 

Bu insanlık dışı yasalar ve âdetler yaklaşık 360 sene sonra yani 1720 yıllında Mançu Hanedanlığının Yongzheng (Yon Cıng) Hanı tarafından ilân edilen ferman ile iptal edilmiş, ancak Çinliler arasında yine de değişmeden devam etmişti. Çin’in Xınhaı (Şin hey) İnkılâbı sonrasındaki ıslahatlarında bile bu aşağılama geleneği sona ermemişti. “Alçak millet” fertleri ile evlenme yasağı, gelenek olarak 1940 yıllarından sonra bile varlığını korumuş olup, toplu şekilde ayrımcılığa tâbi tutulmaları 1980’lere kadar devam etmiştir.

 

Alçak milletin de kendi içinde Moğol evlâdı olduklarını beyan eden ve günümüze kadar ulaşan hikâyeleri vardır. Örneğin, Çin’in dünyaca ünlü “Batıya Seyahat” dizisinde maymun karakterini canlandıran ünlü oyuncu Lıuxıaolıngtong (Liuv şiyav lin ton), kendisinin o alçak milletin bir ferdi olduğunu açıklamıştır. Çinliler içinde de bu kavmin Moğol soyundan olduğuna dair hikâyeler nesilden nesle aktarılmıştır. 1930 ve 1940 yılları arasında, Zhejıang (Cı cian) yörelerindeki çocuklar arasında şöyle bir oyun sıklıkla oynanıyordu: Büyük bir tuğla üzerine biraz saman ve bazı otlar konulduktan sonra üstüne bir çocuk yatırılıyor, kalan çocuklar ise halatla bu tuğlayı ve onun üstündeki çocuğu çekiyorlardı. Bu oyunun adı “Moğol çekme” olup, geçmiş tarihlerde ibretlik olarak Moğol cesetlerinin sokaklarda dolaştırılmasının oyun hâline getirilmiş şekliydi.

 

Tarihî kaynaklarda Moğollara bakış

 

Alçak millet hakkındaki ilgili anlatılarda birkaç önemli noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum:

 

1. Moğol hâkimiyeti yıkıldıktan 600 sene sonra bile, Çin’in iç bölgelerindeki Moğol esirlerin yüz görüntüsü, dil, medeniyet, kültür, örf ve âdetleri tamamen asimile edilerek Çinlileşmiş olmasına rağmen, onların 20, hattâ 30’uncu soy evlâtlarının bile Çinliler tarafından kabul görülmemesi, sistematik bir şekilde dışlanması ve toplumun en alt tabakası tarafından zulüm görerek ağır derecede aşağılanması…

 

2. Mançu Hanı’nın fermanı ile toplumsal statü olarak aşağı tabakaya ait Çinlilerin kendinden daha aşağıdaki alçak millete uyguladığı zulüm ve zorbalıklarının sona erdirilmesinin istenmesine bakılmaksızın, yüz yıllarca örf ve geleneğe dönüşmüş ayrımcılığı Çinlilerin bilinçaltında devam ettirmeleri…

 

3. Moğolların yenilmesinin üzerinden 600 yıl geçmesine rağmen Çin çocuklarının “Moğol çekme” oyunu oynamaları… (“Bu sadece bölgesel bir vakıadır, bütün Çinlilere mâl edilmez” diye savunacaklar varsa, Çinlilerin Moğollara karşı isyanını hatırlama ve kutlama amacıyla ortaya çıkan ve hâlâ her sene resmî millî bayram olan”中秋节” (Zhong qiu ji) adlı “Orta Güz Bayramı”nı incelemelidirler.)

 

4. “Alçak millet olayı, Zhejıang (Cı cian) bölgesine ait özel bir hâdise midir, o dönemde başka bölgelerdeki Moğol esirleri bunlardan farklı muamele görmüş müdür?” sorusuna yönelik araştırma yapan Çinli uzmanlar buna şöyle cevap vermektedirler: Başka bölgelerdeki Moğol esirlerinin hepsi tamamen kılıçtan geçirildiğinden, bunu karşılaştırdığımızda Zhejıang bölgesindeki esir Moğollar nispeten şanslı sayılır.

 

Bu ilginç cevaptan şu iki görüşe varmamız mümkündür: İlki, Çinlilerin geçmişte düşmanlarına tamamen şefkatsiz ve acımasız davranması yani kökünü kazmaya çalışması; ikincisi de, 21’inci yüzyıldaki bir Çin araştırmacısının nezdinde esir milletlerin nesilden nesle köle olarak kullanılmasının iyilik ve şans olarak görülmesi…

 

Şimdi gelelim asıl konumuza…

 

Ben memleketteyken, firma sahibi bir Kazak genciyle arkadaşlığımız oluşmuştu. Bu gencin bana aktardıklarına göre, Çin ordusu onların firmasından bir tür elektronik cihazı satın almış ve o genç arkadaş bu cihazların kurulumu için firmasındaki birkaç Çinli iş arkadaşı ile Doğu Türkistan’ın belli bir dağı içerisinde Çin ordularının kışlağında kalmış. Kışlağın yemekhanesinde askerlerle beraber yemek yerlermiş. Bu kışlakta birkaç bin asker olup, yemekhanesi gerçekten çok büyükmüş. Çince okulda okuyup büyüyen bu arkadaşımın yemekhanede dikkatini en çok çeken şey, Çinlilerin propagandalarında kullandıkları standart kırmızı yazıyla yemekhane duvarlarına asılmış olan “(O)ğuzların etini yiyip Hunların kanını içeceğiz!” cümlesi olmuş. O genç bana, “Onlar bizi yeme hayâllerinden hâlâ vazgeçmemişler” demişti.

 

Okurumuzun ne demek istediğimizi daha iyi anlayabilmesi için, belki de yukarıda bahsi geçen bu cümlenin ortaya çıkış hikâyesini anlatmamız gerekir.

 

Aslında bu cümle, Çinlilerin Güney Song Sülâlesi zamanındaki başkomutanı Yuefeı’e (Yöfiy) aittir. Rivayete göre Milâdî 75 yılında Çinlilerin Doğu Han Hanedanlığının Xıyü (Şiyü) Batı Diyarlar (yani Doğu Türkistan) Valisine ait az sayıdaki askeri, Hun padişahının 20 bin kişilik ordusunun baskınına uğruyor. Çin askerlerinin çoğu ölüp az sayıdaki bir bölüğü hisar içinde ablukaya alınıyor. Hun ordusu ise hisarın suyunu ve yemek teminatını kesiyor. Bu durum karşısında Çin askerleri, anlaşma yapmak yalanıyla Hunlardan hisar içine bir elçi göndermelerini istiyor, fakat elçi hisara girer girmez onu öldürüp Hun ordusunun gözü önünde elçinin etinden kebap yapıp yiyor ve kanını içiyorlar. Sonunda bu Çinlilerden sadece 13 kişi kurtulup Jıayuguan (Cya yü güen) kapısından geçerek Çin’in iç bölgelerine ulaşıyor.

 

Burada şunu hatırlatmak isterim ki, bu olay yaşandıktan sonra Çin’de 13 hanedanlık değişip aradan yaklaşık bin yıl geçtiğinde bile, o dönemin Song Hanedanlığına bağlı Çin tarihçileri bu olayı unutmamış ve methiyeler düzen şiir ve destanlar yazmıştır. Dahası, Song Hanedanlığından sonra da 8 hanedanlık el değiştirip 900 seneden fazla zaman geçmesine ve 21’inci asra gelinmesine rağmen bu cümleler unutulmak bir yana dursun, Çin askerlerinin yemekhanesine büyük boy tablolar hâlinde asılmış vaziyettedir.

 

Aradan geçen bin 900 sene içinde Çin topraklarında 21 sülâle veya hanedanlık el değiştirmiştir. Çinliler 2-3 defa düşmanlarının kolonisi olmuş ve tekrar kurtulmuştur. Dili ve kültürleri değişmiş, İslâm ve Hıristiyanlık gibi dinlerle Batı’nın Sanayi Devrimi’nden sonraki yeni medeniyetiyle tanışmışlardır. Kapitalizm ve komünizm düşüncelerini benimsemiş, iki defa dünya savaşına katılmışlardır. BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinden biri hâline gelmiş, nükleer ve internet çağına adım atmış, uzaya uydu göndermiş, amma velâkin “(O)ğuzların etini yiyip Hunların kanını içme” hayâlinden vazgeçmemiştir.

 

Eğer bu cümle belli bir internet sayfasının herhangi bir köşesinde konuşulsaydı, “Değersiz bir bölük insanın işi” deyip geçerdik. Fakat bu cümleler Pekin yönetimin emri olmadan bir lokma yutamayacak olan Çin ordusunun kışlalarında, üstelik yemekhanelerinde asılı durmaktadır. Bu, asla bir tesadüf olamaz!

 

Komünist Çin ne kadar tanınıyor?

 

“Alçak millet” olayının geçmişini anlattık, “Hunun kanı, (O)ğuzun eti” hikâyesini öğrendik. Şimdi sormak istediğim şudur: Biz Çinlileri ne kadar tanıyoruz? Kanlı ve acı derslerini almış ecdâdımız Çinlilerden nasıl ihtiyat etmemiz gerektiğini taşlar üzerine oyarak bizlere mîras bırakmışken (o ileri görüşlü, firâsetli atalarımızla gurur duyarım) bizler onların nasihatlerini aklımızda tutabildik mi? Çinlilere karşı gerçekten dikkatli davranabildik mi?

 

Hayır! Bu yüzden adım adım bugünkü esarete düştük. Şimdiki ölüm kalım savaşında bile güçlü düşman ve feci zulüm karşısında aklını kaybetmiş bazı insanlarımız, “kâfir Çin’in imanlı fertlere dönüştüğünde bu zulümlerin sona ereceğini ve bizlere Çinlilerin şefkat yağdıracağını” hayâl ederek kendilerini avutmaktadır. Çâresizlik herkese zor gelir, ancak çâresizlikten dolayı aklını kaybetmekle mesele çözülmez. Tam aksine, zarar üstüne zarar olur, tehlike katbekat artar. Bazıları belki “Bir milleti topyekûn genelleştirmek yanlıştır” diyebilirler, siyasal doğruluk (political correctness) açısından baktığımızda öyledir; ancak bu bakış açısı, zaman ve mekânla sınırlıdır. Bizim durumumuza yönelik Batı’nın veya başka ülkelerin uzmanları böyle yorumlarda bulanabilir, hattâ uygundur. Çünkü onlar bizim gördüğümüz işkenceleri görmedi, zulmü yaşamadılar. Onların bildikleri, istatistiksel analizlerdeki Çinlilerdir. Eğer Çinliler hakkında çıkardıkları hükümler tutmazsa, omuzlarını havaya kaldırıp silkmeleri yeterlidir, “Bilememişiz” derler, konu kapanır. Bu, onların hayatî menfaatlerine hiçbir şekilde zarar getirmez.

 

Bizde, “Dumanın acısını baca bilir” derler. Çinlilerle beraber yaşamanın, daha doğrusu Çinlilerin ayakları altında yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu sadece kendimiz biliyoruz. Bizim yanlış yapma, deneme fırsatımız yok. Bir yanlış ile her şey mahvolur. Çünkü bu, bizim millet olarak hayatî menfaatimiz ile doğrudan ilişkilidir. Ben de Çinlileri mikro bazda “iyi” veya “kötü” diye ayırıp ilmî metotla değerlendirmek isterim; fakat bu, bizim durumumuza uygun değil, en azından şimdilik…

 

Eğer böyle yapmaya çalışırsak, birileri üzerimize binerek boynumuzu boğarken, biz altında karşılık göstermek bir yana dursun, tam aksine “O mutlak kötü değildir, onun da iyi yönleri olması lâzım” diye kendi kendine söylenen ahmağın rolünü oynamış oluruz. Önce kalkmalıyız! Kalkmalıyız ki, üzerimize binmiş olanı indirip kendimize güvenli bir alan yaratalım. O zaman oturup onunla ilmî metotlarla tartışmaya başlasak da geç kalmayız.

 

“Çinlilerin hepsi aynı değil, büyük şehirlerde medenîleşmiş olanların zihniyeti değişmektedir” diyeceklere ise, yine şu Zhejıang bölgesini örnek göstereceğim. Zhejıang ve Shanghaı gibi yerler, Çin’in Afyon Savaşları’ndan itibaren Batı’nın gelişmiş medeniyeti ile en erken tanışmış bölgesidir. Zhejıang ise tarihten beri “edipler yurdu” diye tarif ediliyor. Çin’in yakın zaman tarihindeki ünlü fikir adamlarından Luxün (Luş ün), Maodün (Mav dün) Aıqıng (Ey çin) gibi yazarlar, Chujıng (Çu cin) gibi devrimciler, Zhangjıeshı (Cankeyşik) ve Zhouenlaı (Cov ın ley) gibi siyasetçiler bu bölgeden çıkmıştır. Çin’in şimdiki iki fen akademisinde kaydı bulunan binden fazla akademisyenin dörtte biri de bu memleketten gelmektedir. Üstelik onlar yine ticarete mâhir olmaları ve dünyayı gezmeleri ile de tüm Çin’de meşhurdurlar.

 

Ancak Çin’in bu kadar ileri seviyedeki insanları bile hükûmetin desteğiyle ya da desteği olmaksızın bir millete altı asırdır köle muamelesi edebiliyorsa, acı bir ayrımcılığa tâbi tutabiliyorsa, orta seviyede aç ve sefil esirler gibi yaşayan diğer Çinlilerden ne bekleyebiliriz ki?

 

Yine bazıları, “Çinliler Hıristiyanlığa inanmaya başladılar; çok yakında Çin, dünyadaki en büyük Hıristiyan ülkesi olacaktır. Dine inanan, şefkatli olur” diye görüşlerini ileri sürmekte ve bu nedenle Uygurların Hıristiyan Çinlilerle iş birliği yapması gerektiğini düşünmektedir. Öyleyse şunu sormak isterim: “Neden burada Hıristiyanlığı standart olarak kullanıyorsunuz?” Çin, eskiden Buda dinine inanmıştı. Çin Budizm’i, diğer dinler gibi barışçıl olmayı ve iyiliği kendinin en büyük görevi olarak anlatmaya çalışan bir dindir. Budist rahiplerin küçük böceklere bile acıması, hayvanlarını öldürmemek için et yememesi de bunun göstergesidir. Buna rağmen bu dine inanan Çinliler acımayı ve şefkat göstermeyi öğrenebildiler mi? Eğer öğrenememişlerse, bugün neden umudu Hıristiyanlıktan bekleyelim ki?

 

Din, burada en önemli etken değildir. Öyle olsaydı, din kardeşimiz olan (Müslüman) Ma Zhongyıng (Ma Con yin), Uygurları acımasız bir soykırıma tâbi tutmazdı. Buradaki en önemli etken, menfaat ve o insanların düşünceleri ile aldıkları kararları etkileyecek olan kültür ve medeniyettir. Sünyatsin, Zhangjıeshı (Cankeyşik), Zhouınlaı (Cov in ley) gibi isimler Hıristiyandılar, onlardan ne gördük? Hıristiyan olan Hongxıuquan (Hon şiuw çüen), Taıpıng (Tey pin) İsyanı’nı başlatarak Hıristiyan hâkimiyeti kurmak istemişti, sonunda ne oldu? İnsaniyet tarihindeki en vahşi soykırımların birini yaşattı.

 

Yine bazı kimseler, “Batı’da bilim almış, okumuş, yaşamış olan Çinliler düşünce bakımından gelişirlerse bize iyi davranabilirler” diye beklenti içindedirler. Sünyatsın Amerika’da okumuş ve büyümüş biri, Zhangjıeshı (Cangkeyşik) ve Shengshıcaı (Şın şı sey) ise Japonya’da, Zhouınlaı (cov ın ley), Dengxıaopıng (dın şiav pin) ve Lıushaoqı (liuv şav çi) da Fransa’da okumuşlardı. Şimdiki büyük yöneticilerin birçoğu yurtdışında, Batı ülkelerinde okumuş, ilim almış insanlarken, onlardan ne gördük, ne görmekteyiz?

 

Son zamanlarda yurtdışındaki Çinli öğrencilerin Tibet ve Uygur teşkilâtlarına, hem de onların üyelerine hakaret, hattâ tehdit ettikleri olaylar yaşandı. Bu Çinli öğrenciler binlerin içinden seçilmiş seçkin Çinliler. Eğer yukarıdaki görüşte ileri sürüldüğü gibi olsaydı, onlar değişmezler miydi? Neden güzel değerleri kendileriyle özleştirmediler? Burada sorunun kaynağı din veya Batı eğitimi değil, belki Çin’in birkaç bin yıllık medeniyetindedir. Bu Çinliler hangi dini kabul ederse etsin, hangi ünlü okulda okumuş olursa olsun, çocukluk devri ve gençliği koyu Çin kültürü içinde yetişmişlerdir. Yani Bahar Bayramı’nda kâğıt para yakarak, fişek patlatarak ve bununla cin kovalayarak hayvanları vahşice öldürüp yemeyi insanı kuvvetlendiren en iyi yöntem olarak öğrendiler ve böyle büyüdüler.

 

Başka milletlerin düzenbazlık ve namertlik olarak bildiği şeyleri “36 Tedbir” diye ezberlemeye çalışan, hak tarafında değil de güç nerede ise onun yanında olan, hükûmeti sevmeyenleri ispiyonlayarak tutuklatmayı okulda içselleştiren, tarih kitaplarından Çin’i dünyanın “Merkezî (Zhong) Devleti” ve başka ulusları da “yabaniler” (men) olarak gören, bir zamanlar kolonileri altında oldukları Moğol ve Mançu İmparatorluklarını bile “Çinlilerin hanedanlığı” olarak gösterip tarihi yanlış anlatan ve dolayısıyla Doğu Türkistan ve Tibet topraklarını kendi topraklarıymış gibi görmeye alıştıran, “Hunun kanını içip (O)ğuzun etini yemeyi” kahramanlık ve vatanseverlik diye öğreten sistemin çocukları ve gençlerinden ne beklemeli?

 

Tüm bunlar Çin milletine, benzersiz ve bir garip dünya görüşü katmıştır. Konfüçyüs ideolojisindeki güç ve tabaka kurallarına uyma prensibi, onları zulme göz kapatarak yaşamaya alıştırmıştır. Fakat onlar da insan oldukları için içlerinde bastırdıkları kin ve nefretleri alevlendirip bir şekilde açığa çıkardılar. Konfüçyüs düşüncesi, halkın intikamlarını yönetici sınıftan almasını ve kendinden güçlülerden nefret etmesini yasaklamıştır. Bu durumda Çinlilerin nefret ateşi nasıl söndürülür? Elbette kendinden daha zayıf olanları ezerek, onlara zorbalık yaparak… Hükûmet işte bu şekilde halkın psikolojik dengesini kendi lehine korumaktadır.

 

Herkesten korkan ama kendinden daha zayıf ve daha çâresiz olanı gördüğünde ona tekme atan AQ’nun (A kiuv lu şun) 20’nci yüzyıl başlarındaki Çinlilerin gerçek durumunu tasvir eden hikâyesi ve bu hikâyenin başkahramanı, boşuna yaratılan bir şahıs değildir. Dolayısıyla bu komünist parti rejimine sabahtan akşama kadar bedduâ eden Çinlilerin Uygurlara yapılan zulüm konusunda hiç ses çıkarmadan kendi hükûmeti ile aynı safa geçmelerinin esas nedeni budur.

 

Gerçekten de medeniyetin fikir ve görüşlere olan etkisi, tüm milletlerde mevcut olan doğal hâdisedir. Aynı siyâsî sistemi kullansalar da farklı milletler farklı sonuçlara giderler. Burada bir milletin esas omurgasının fikrine ve hareketine etki gösterecek olan medeniyet etkeni mevcûttur.

 

Toplama kamplarındaki zulüm

 

Çin zulmünün artmasından bu yana, özellikle toplama kampları ortaya çıktığından beri artık dayanamaz hâle gelmeye başladık. Birçok insan “Bu tür rezilliği ve vahşiliği sadece Çin Komünist Partisi yapabilir” demeye başladı. Ama tarih sayfalarına bakacak olursak, böyle vahşi zulüm siyasetlerinin Çin tarihinin her bölümünde yaşanmış olduğunu, bu açıdan onların çok deneyimli olduğunu görebiliriz. Şu an bize uygulanmakta olan toplama kampları ve başka insanlık dışı vahşi siyasetleri yeni bir durum değildir; belki kendi tarih kitaplarından buldukları eski yöntemleridir. Birkaç bin yıldır Çinlilerin kıyafetleri, dilleri, yazıları, toprak sınırları, siyâsî yapıları, formları değişti, ancak ve ancak başkalarını yabani görüp aşağılayan, fırsat buldukça kendinden zayıfa zorbalık yapıp onları yok eden huyları değişmedi. İşte bu nedenle Marx ve Lenin ideolojisini kendine silah edinen bir hâkimiyetin ordu kışlasında, bin 900 sene önceki vahşiliği öven tabloların olması gayet doğaldır! Zaman ne kadar değişirse değişsin, elde ettikleri bilim ve teknik ne kadar yenilenirse yenilensin, kanlarında akmakta olan “zayıfları ezerek başkalarını yiyip yutma” görüşü hiç değişmeden onların vazgeçilmez vizyonu olarak devam etmektedir.

 

“Çin demokratları ve Çin Hıristiyanları veya iş birliği yapılabilecek herhangi bir güç ile iş birliği yaparak Çin Komünist Partisi’ne karşı çıkmak”, son zamanlarda popüler propagandalardan biri hâline geldi. Bu görüştekiler hep şunları sebep olarak gösteriyorlar: “Biz şu an zayıfız, onlar güçlü; o yüzden onların gücünden faydalanmak lâzım. Önce ‘Evet’ diyeceğiz, sonra zamanı geldiğinde kendi işimiz için fırsat yaratırız. Komünist Parti’yi kendi hedefimize koyarsak, Batı’nın yardımını çekebiliriz…”  

 

Evet, ilk bakışta doğru gibi gelebilir bu görüş. Gerçekten de faydalanabileceğimiz güçten faydalanmamız gerekir. Ama faydalanmak için prensiplerimizden vaz mı geçeceğiz?

 

Önce Çin Komünist Partisi’ne karşı çıkma meselesine gelelim… Bu yöntem belki kısa zaman dilimi içinde etki edebilir. Ancak Çinlilerle olan işimiz 3-4 günde bitecek kolay bir mesele değil. Mançu ve Moğol İmparatorluklarını Çin’in birer hanedanlığı olarak görmeye alışan dünya, bizi hiç anlayamaz. Bu yüzden onlara öğretmemiz ve bildirmemiz lâzım. Dünya gündeminden gizli tutulmaya çalışılan toplama kampları meselesini tüm dünya medyasının sıcak gündemi hâline getirebilmemiz bunun en güzel örneği. Bu yüzden, biz dâvâmızı dünyaya nasıl anlatırsak, dünya öyle anlar. Neyi ekersek, onu biçeriz. Eğer dâvâmızı sadece belli bir partinin zulmüne karşılık olarak tasvir edersek, dünya da bunu öyle anlar.

 

“Çin’in iç meselesiymiş, eğer başka iyi bir parti iş başına gelirse Uygurların dâvâsı da bitecekmiş” diye gösterirsek, dünya bu kez böyle anlar. Bu yüzden, “Eğer beni dövmeseydi evliliği yine devam ettirebilirdim” gibi mazlum kadın düşüncesini bırakıp, “Hayır! Çin benim toprağımı işgâl etti, dünyayı aldattı! Benim onlarla beraber yaşamam mümkün değil!” diyebilecek cesarete erişmemiz gerekir. Ancak böyle olduğunda dünya, dâvâmızın mahiyetini de anlar. Tibetlilerin acı geçmişinden ders almamız gerekir.

 

Şimdi demokratik veya Hıristiyan Çinlilere gelelim… Evet, biz şu an zayıfız ama onlar gerçekten güçlü mü? Tüm dünyada Çinlilerin sözde demokrat derneklerinden 50 küsur dernek var ama ekonomik kavgalardan, mertebe çekişmelerinden dolayı birbirileriyle kedi köpek gibiler. Birkaç milyon Çinli nüfusun yaşadığı Amerika’da protesto için 30 adam toparlayamıyorlar. 30-40 yıllık tarihe sahip Çin demokratik dernekleri ve başkanları daha 2 senedir sahneye çıkmaya başlayan hilekâr tüccar Guowenguy’un (Go vin güy) tatlı söz ve gıybetlerine aldanıp piyon olarak oynamaya başladılar. Guowenguy’un (Go vin güy) şeytan müziğine kapılıp dans etmeye başlayan Uygur bilim adamları da az değildir.

 

Sadece bu birkaç noktadan bile onların ne kadar uyumsuzluk içerisinde olduklarını, toplumsal durumun ne kadar zayıf olduğunu görebiliriz. En önemli soru ise şudur: Asırlar boyunca bizi yabani ve düşman olarak gören bu Çinliler, neden şimdi bizimle iş birliği yapma teklifi vermeye başladılar?

 

Ticarette şöyle bir kural var: Yatırımdan alınacak olan fayda ne kadar büyük olursa, bu ticaret o kadar iyidir. Bu Çinliler işte bu kuralı gözden geçirip hesapladıktan sonra bizim önümüze gelmişlerdir. Demek ki biz, sandığımız gibi zayıf değiliz! En azından şu an itibariyle demokrat Çinliler için büyük çıkar ifade ediyoruz. Ancak kendi değerimizi iyi anladığımızda kendimizi daha doğru değerlendirebiliriz.

 

“Az gelir” derler Kaşgar’ın saf insanları, işte şu rûhumuzu ortaya koyalım. Birazcık menfaat, birer konuşma sahnesi, birer ünlü siyasetçi ile fotoğraf çekilip görüşmek için temel prensiplerden vazgeçmeyelim. Devletimizin (ülkemizin) adını onların hoşuna giden şekilde değiştirmeyelim. Özgürlük ve istiklâl dâvâmızı özgüvensizliğimize kurban etmeyelim. Dâvâmız bunlardan daha kıymetlidir!

 

İngilizce konuşup elinde İncil veya Batı üniversitelerinin diplomalarını tutan Çin Halk Cumhuriyeti çocukluklarının, “Hunların kanını içip (O)ğuzların etini yiyeceğiz” cümlelerini ezberleyerek büyümüş olduklarını unutmayalım. Hunlar gitti, kayboldu, ama Oğuzların evlâtları hâlâ yaşıyor. Doğu Türkistanlı olduğumuzu, Çinlilerin asırlardır etini yiyip kanını içtiği Oğuzların evlâdı olduğumuzu hiç ama hiç unutmayalım!

 
Etiketler: “(O)ğuzların, etini, yiyip, Hunların, kanını, içeceğiz!”,
Yorumlar
Haber Yazılımı