Yazı Detayı
10 Temmuz 2020 - Cuma 07:46 Bu yazı 1194 kez okundu
 
Polisin eline sağlık...
Yrd.Doç.Dr.Ediz Tuncel
ediztuncel@yahoo.com
 
 

Yüzyıllardır, en azından 1700’lü yıllardan beridir dünyanın mülteci sorunu vardır.

 

Yaşadığı yerdeki hayatı beğenmeyen, beğenmediğini değiştirmek için uğraşmayı göze almayan, hayalindeki “yeni dünyanın” veya başkalarının yarattığı dünyaların nimetlerinden faydalanmak, daha doğrusu hazıra konmak için insanlar bir yerden başka yere göç ederler.

 

Bazen de çaresizlikten ve umutsuzluktan bu  göçler yaşanır.

 

Ancak mültecilerin olduğu yerde kaçınılmaz şekilde var olan başka şeyler de vardır ki, mültecilerin hedefindeki coğrafyayı mahveder.

 

Mültecilerin büyük bir çoğunluğu, daha iyi bir yaşam aramak için gittikleri her yere “kaçtıkları” ülkenin, toplumun her türlü pisliğini, rezilliğini, ilkelliğini de beraber götürürler.

 

Önce gittikleri yerde “insan haklarına” sığınırlar ve yardım isterler, sonra da gittikleri yerde iyice kökleşince, kendi kurallarını koymaya, terkedip de kaçtıkları iğrençlikleri bir bir sığındıkları ülkeye, topluma kabul ettirmeye çalışırlar, çeteleşirler, kendi aralarında kavga ederler, sığındıkları toplumda yaptıklarına karşı çıkanlara terör estirirler, girdikleri hiçbir yerde huzur bırakmazlar, kaçarak geldikleri düzenin on beterini sığındıkları yerde yeniden kurmaya çalışırlar,  ve her seferinde de bunu ya sığındıkları ülkelerin yasalarını sömürerek ya da zorla yaparlar, sığındıkları toplumlara, ülkelere akıl almaz tehditler oluştururlar, sığındıkları ülkelerin imkanlarını iliklerine kadar sömürürler, kendilerine dur dendiği zaman da terör ve tedhiş hareketlerine girişirler, sığındıkları ülkenin her türlü maddi ve manevi değerini her şekilde kokuştururlar, bozarlar, yok ederler.

 

Nerden mi biliyorum, İngiltere’de ve Türkiye’de canlı şahit olduklarımdan, hem de sayısız kez…

 

Adam “savaştan kaçıyorum, hayatımı kurtarın, bana yardım edin” diye yalvarır, kapılar kendisine açılınca da kaçtığı ülkenin, toplumun her türlü pisliğini zorla sığındığı ortama kabul ettirmeye çalışır, kendisine dur diyene de acımasızca saldırır.

 

Çünkü derdi hayatını kurtarmak filan değildir, derdi hazıra konmaktır, başkasının uğraşıp da kurduğu düzenden hiç uğraşmadan nemalanmaktır.

 

Türkiye’nin başında tam bir felaket var, 5 milyon Suriyeli mülteci sözde iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığındı.

 

Bunların en az bir milyonu eli silah tutan erkekler, ki çok daha fazlasıdır.

 

Bunlar ülkelerini istila eden emperyalizmin kuklası terör örgütlerine karşı birleşselerdi ve evlerin, barklarını, ailelerini, ülkelerini, toplumlarını korumak için savaşsalardı,  IŞİD, El Kaide, El Nusra, PYD-PKK gibi terör örgütlerinin topunu birden bir kaşık suda boğarlardı…

 

Kolaya kaçtılar, Amerikan traşlı kafalarıyla, özenle kesilmiş sakallarıyla, kırıta sırıta Türkiye’ye sığındılar, peki ya sonra ne yaptılar?

 

Türkiye’yi iliklerine kadar sömürmeye başladılar, devletin kendi vatandaşına vermediği imkanlar sırf bunlar mültecidir diye bunlara verilmeye başlandı, eğitim, sağlık gibi temel hizmetleri bedava almaya başladılar, kullandıkları elektriğin, suyun faturasının tek kuruşunu ödemediler, çeteleştiler, kendi aralarında işyerleri kurdular, haraç sistemleri geliştirdiler, çöreklendikleri bölgelerde terör estirdiler, bunların karıştığı cinayetler, hırsızlıklar ve tecavüzler aldı başını yürüdü, envai tür adi ve ağır suç bunların olduğu yerlerde ortaya çıkmaya başladı, birçok yerde yerleşik vatandaşlar bunların yüzünden yıllar yılı oturduğu mekanları terkedip, bunlardan uzaklaşmak için başka yerlere taşındı, yol kenarlarında ufacık çocukları pazarlamaya, dilendirmeye kalkıştılar, bazı yerlerde öylesine çeteleştiler ki polis bile bunların olduğu yere girmeye korkar oldu, bazı yerlerde yerli kadınlar, kızlar bunların sataşmasına, bulaşmasına uğramadan yolda yürüyemez oldu, sebep oldukları maddi ve manevi yük toplumun ve devletin sırtına bindi.

 

Peki bunlar niye Türkiye’ye gelmişlerdi?

 

Sözde savaştan, zulümden kaçmak için…

 

Peki sonuç nereye vardı? Kendilerine kucak açan ülkeyi ve toplumu iliklerine kadar sömürür hale geldiler ve bunu yapmayı da kendilerine hak bildiler.

 

İçlerinden çok azı gerçekten kendilerine kucak açan toplumun ve ülkenin maddi ve manevi değerlerine saygı gösterdi, diğerlerinin yaptıklarını da yadırgadı, ancak istisnalar kaideyi değiştirmez.

 

Bunların sayesinde insan kaçakçıları Türkiye’nin hemen her köşesini mesken tuttu, yine bunların aymazlığı ve doyumsuzluğu sayesinde sayısını bilemediğimiz kadar çocuk ya kayboldu, ya denizlerde boğularak öldü, ki kendini artist zanneden, bütün gün sokaklarda kadına kıza sarkıntılık etmeyi marifet sayan, devletin ensesinde sülük gibi yapışılı duran Amerikan traşlı sapasağlam heriflerin değil, bu çocukların hakkı, hukuku aranmalı ve savunulmalıydı.

 

Türkiye’nin kendilerine sağladığı sonsuz imkanları beğenmediler, tuttular yolu Avrupa’ya gitmeye kalkıştılar, Avrupalılar bunların büyük bir çoğunluğunu kapı dışarı etti, sadece sınırlı sayıda çocuklarına kapılarını açtı.

 

Akdeniz bunlarla doldu, yeri geldi yüzlercesi,  binlercesi denizlerde boğuldu, arada neye uğradığını bile anlayamayan çocuklar da gitti, bunların yüzünden harcandı.

 

Tümünün ortak noktası,  yaşadıkları yerleri beğenmeyip, düzeltmek için de uğraşmayıp, başka yerlerdeki hazıra konma hevesiydi…

 

Ve tümünün ortak noktası, kendilerine bile yetemezken, tavşan gibi üremeleri ve yığınla çocuk doğurmaları, o çocukları da rant kapısı olarak kullanmalarıdır.

 

Nasıl mı, mülteci olarak gittikleri yerlere ne kadar çok çocuk götürürlerse, veya gittikleri yerlerde ne kadar çok çocuk yaparlarsa, devlet bunlara o kadar daha çok yardım yapıyor, bunlar da devletin ensesine sülük gibi yapışıp, yan gelip yatarak devletten ödenek alıyorlar, sonra o çocukları da kendileri gibi asalak ve göçmen gittikleri topluma uyumsuz yetiştiriyorlar.

 

Aralarında, anda arada bir, istisnalar çıkıyor, kendilerine kapı açan, kucak açan toplumlara, ülkelere katma değer sağlıyorlar, ama geneli sığındığı ülkeyi nasıl sömüreceğinin derdindedir.  

 

Zaman zaman da bunları bizim ülkemizin sınırlarında, denizlerinde görürüz.

 

Bunları buralara insan kaçakçıları getirir, tıpkı dün sabah polisin kıçından vurduğu insan kaçakçısı herif gibileri!

 

Neymiş efendim, bizim polis herifi vurmuş!

 

Ya ne yapacaktı, herif ağır bir suç işliyor, insan kaçakçılığı yapıyor, karşısında polisi görünce kaçırdığı insanların ve polisin de hayatını tehlikeye atarak kaçmaya çalışıyor, dur ihtarlarına da uymuyor, elbette uymayacak, yakalanırsa başına geleceği biliyor, polis de kullandığı küçük geminin motoruna basıyor kurşunu, seken kurşunlardan biri kolundan vuruluyor, diğeri kıçından…

 

Sahil Güvenliğin ve polisin elinde hem hafif hem de ağır silahlar var ve gerektiğinde kullanma yetkisi de var, isteseydiler bu heriflerin ikisini de biçerlerdi, ama şimdi bunları hapishanede besleyeceğiz…

 

İyi mi, herifler hem bizim memlekete bela taşıdılar, hem de bizim cebimizden kesilecek vergilerle bunlara hapishanede bir güzel bakacağız, ekmek elden su gölden yatacaklar…

 

Bizim memleketin her halta maydanoz olmayı kendine adet edinmiş çakma solcu müsveddeleri ve kendine böylelerini korumayı huy edinen, hangi akla hizmet ettiği belirsiz sivil toplum örgütü kılığındaki bazı adı var kendi yok tiplemeler de basıyor yaygarayı…

 

Neymiş efendim, polis ateş açmış…

 

Çok iyi etmiş, eline koluna sağlık…

 

Islık mı atacaktı!

 

Eğer polisin yaptığı işten memnun değilseniz, hade hodri meydan, gidin de ülkenizin sınırlarını ne idüğü belirsizlere karşı kendiniz koruyun, öyle sosyal medyadan bol keseden lafazanlık yapmayın…

 

Elin ne idüğü belirsiz herifleri, ki ne kendilerine ne de ülkelerine hayırları oldu ve mutlaka ki aralarında sapık islami terör örgütlerinin de köşeye sıkışınca kaçan üyeleri de vardır,  başıboş bir şekilde gelecek, benim ülkeme çıkacak, benim toplumuma karışacak, ilk bulduğu fırsatta doğrudan hırsızlık, cinayet, ırza tecavüz gibi suçlara teşebbüs edecek, benim kültürüme, benim yaşam tarzıma her şekilde saldıracak, ve ben bu gibilere “vah zavallılar, savaştan kaçtılar da geldiler, korumaya alalım, biz de savaş gördük, savaşı biliriz” diyeceğim, öyle mi!

 

Yok öyle yağma!

 

Evet, biz de savaş gördük, kafamıza bombalar ve mermiler yağdı, ben ve ailem birkaç kez mermilerle delik deşik olmaktan, bombalarla paramparça olmaktan saniye farkıyla kurtulduk,  ama savaş döneminde nerdeyse hiçbirimiz kuyruğunu kıstırıp da bu ülkeden kaçmadı, üstelik de çoğumuzun önüne bazı avantalar da konmuştu, çok az kimse o avantalara tav oldu, gerisi sonuna kadar bir avuç toprağını savunmak için uğraştı, durdu.

 

Ama ne acıdır ki, savaş bittikten sonra kendi kendimize yaptığımız, yarattığımız zulüm ve ayrıştırmalar sayesinde bazılarımız yaşananları kendine yediremedi, çekip gitti.

 

Bunları ayrı tutuyorum.

 

Eğer mülteci kılığındaki beleşçilere yardım etmeye çok meraklıysanız, hade buyrun geldikleri yere gidin, orada onlarla yaşayın, onların düzeltmek için kıllarını bile kıpırdatmadıkları düzeni onlar için düzeltmeye çalışın, sosyal medyadan gazel okumayın, paranızı, zamanınızı onlarla paylaşın, onları adam etmeye uğraşın, gözünüz yerse…

 

Bugün dünyanın mülteci alan her ülkesinde, uyuşturucu, silah kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, kadın pazarlama, çocuk pazarlama işlerinin başında duranların elebaşları o ülkeye mülteci ayağıyla girenlerdir, ister beğenin, ister beğenmeyin, durum böyledir ve gözümüzün içine içine girmektedir.

 

Çocuklarını da, malesef ki, istisnalar kaideyi bozmasa da, çoğu zaman kendilerine benzetmektedirler.

 

Bugün İngiltere hapishanelerinde bulunan en azılı suçlulardan bazıları Kıbrıslı Türk’tür, Ortadoğu’lu veya Türkiye kökenli Kürt’dür, Türk’tür,  Hırvattır, Sırptır, Afrikalıdır, Asyalıdır, Güney Amerikalıdır, hepsi de İngiltere’ye göçmen olarak gitmişlerdir.

 

Nerden mi biliyorum, bir daha söyleyim, bizzat yaşadıklarımdan.

 

Bu haydut tayfası kendi göçmen toplumlarını bile tiril tiril titretiyorlar, herkese ve herşeye korku salıyorlar.

 

Essex bölgesindeki Braintree’de bir gece kendimi 200 polis ekibinin ve beş polis helikopterinin yaptığı bir operasyonun tam ortasında buldum, bölgeye girişim engellendi, polislerden biri saniyeler içinde benim arabamı plakadan kontrol etti, sonra adımla bana hitap ederek geldiğim yere geri gitmemi istedi…

 

Peşinden oldukları herif samimiyetim olmasa da bildiğim, görünüşte halim selim olan kendi halinde  bir Türk’tü, ama herifçioğlu meğer bölgedeki uyuşturucu ve kadın ticaretinin elebaşıymış ve polis çok uzun zamandır bunu kıstırmak için takip altında tutuyormuş.

 

Sonuç olarak o gece yüzlerce polisin ve helikopterlerin elinden kaçmayı becerdi, kaçması için kendisine yardım edenler belediye evlerinde oturan Hırvatlar ve Sırplardı…

 

Yaaaa….Evet, işte o Bosna-Hersek’te birbirini gırtlaklayan ve 350 bine yakın insanın ölümüne sebep olan, sözde birbirine ölümüne düşman, ülkelerini savaştan dolayı terk eden, İngiltere’ye sığınan, gündüz birbiriyle kavga eden, gece ise hırsızlığa beraber çıkan cinsinden göçmen Sırp ve Hırvatlar, elebaşıları ya da ortakları da bir Türk…

 

Yüzlerce polisin bölgeyi kuşatma altına almasına ve helikopterlerde binaların içindeki insanları görebilen termal kameralar olmasına rağmen, herifler binaların içinde tüneller oluşturmuşlar ve binadan binaya geçerek sıvışmayı başarmışlar.

 

Ertesi gün restoranta gelen tanıdık bir polis, ki bize karşı her zaman çok saygılı davranıyordu, herifin fotoğrafını bize gösterip, tanıyor muyuz diye sordu.

 

Ben hariç, restoranda çalışan herkes göçmendi, yani potansiyel suçlu olabilirlerdi, ama değillerdi, herkes kendi halindeydi ve polis de bunu biliyordu, o yüzden de belki bir bilgi koparırım diye ziyarete geldi!

 

Ben tanıdığımı, restorantın müşterisi olduğunu söyleyince gözleri faltaşı gibi açıldı, bu herifin uzun zaman burunlarının dibinde olduğunu ve Braintree’den bütün Essex bölgesindeki uyuşturucu ve kadın ticareti trafiğini ta Londra’ya kadar kontrol ettiğini öğrenince, daha bir şaşırdılar, çünkü herifin işleri oradan yönettiğini çok geç öğrenmişlerdi.

 

Aynı muhitte, hergün suratını gördüğüm, ama herşeylerinden tiksindiğim ve restoranta sokmadığımız Konyalı iki kardeş, küçük kızları uyuşturucuya alıştırmaktan ve küçük yaştaki çocuklara ırza tecavüzden Chelmsford hapishanesine tıkıldılar.

 

Bu heriflerden birinin adına kayıtlı olan ama daha sonra bir geceliğine kullanımı ödünç olarak bize geçen (birinden ödünç araba istedik, o da getirdi) Reno bir arabayla Braintree’den Colchester’e bir başka restoranta malzeme götürürken bir kavşakta dört polis arabası tarafından her taraftan kesildim, resmen kıstırıldım,  neye uğradığımı şaşırdım, o arabanın daha önce o heriflerden birinin kullanımında olduğunu ve hala onun adına kayıtlı olduğunu da polislerden öğrendim.

 

Neyse, polisler bana inandılar ve arabaya da bir göz atmalarına izin verdiğim için bir süre sonra beni bıraktılar, ama evrakları tamam olsa da,  kimin arabasını kullandığım konusunda da dikkatli olmam konusunda uyardılar.  

 

Meğer herif içeri girmeden önce arabayı bir arkadaşına vermiş, o da bir başkasına ödünç vermiş, ödünç alan da bize o geceliğine ödünç vermiş, ben Braintree merkezinden hareket eder etmez de bölgedeki bütün güvenlik kameralarından adım adım takip altına alınmışım, sanmışlar ki araba elden ele geçirilerek uyuşturucu sevkiyatı yapılacak, çünkü daha önce bu iş için kullanıldığını tespit etmişler,  ertesi gün yine bizim tanıdık polis restoranta uğrayıp meseleyi anlattı.

 

Londra’da metro saldırısından kılpayı kurtulduğum terör olayında 50’den fazla insanı paramparça edenler, ortalığı tam bir cehenneme çevirenler de fanatik Müslüman mültecilerdi…

 

Birebir şahit olduğum yığınla olay var, burada anlatmaya kalksam yüzlerce sayfa dolar.

 

Sonuç olarak, mülteci kılığında da olsa, ne kendisine ne toplumuna, ne ülkesine, ne de başkasına hayırı olmayan insanların hiçbir hal ve şartta, hangi bahaneyle olursa olsun, başkasının yaşam alanına ortak olmaya ve orayı da kokuşturmaya, geldiği cehenneme benzetmeye hiçbir şekilde hakkı ve şansı olmamalıdır.

 

Ülkelerinde savaş mı var, adam olsunlar da ülkelerini savunsunlar, topraklarına, vatanlarına sahip çıksınlar…

 

Ülkelerinde yönetim sorunu mu var, adam olsunlar, akıl koysunlar,  başlarına adam gibi yönetici seçsinler…

 

Çocuklarına bakamıyorlar mı, o zaman tavşan gibi üremesinler, bakabildikleri kadar çocuk yapsınlar, kendi çocukları aç ve sefil kaldı diye benim çocuğumun yaşam alanına saldırmasınlar…

 

Polis ateş edip yaraladı mı, o zaman insan kaçakçısı azılı mahlukat, ki gözü paradan başka hiçbir şeyi görmez ve kimsenin hayatı da zerre kadar umurunda değildir,  kendisine dur dendiğinde durmayı öğrensin…

 

Ve siz, çok bilmiş insan hakları havarileri, boşboğazlık etmeden önce, sizi, ailelerinizi, evinizi, barkınızı, vatanınızı ne idüğü belirsizlerden korumaya çalışanları bırakın eleştirmeyi,  önce kendi ülkenize, kendi toprağınıza sahip çıkmayı, sizi korumaya çalışanlara sahip çıkmayı öğrenin, yoksa o üzerinde çok bilmişlik tasladığınız insan hakları teranesiyle bir gün kendi ülkenizde kaçacak delik ararsınız…

 

Önce kendi insanınızın haklarına sahip çıkmayı öğrenin, önce kendi yurdunuzu, vatanınızı, halkınızı korumayı öğrenin, sizin adınıza size korumaya çalışanlara sahip çıkın, saygı duyun…

 

Mülteci diye kendi içinize alacağınız sadece on tane ne yapacağını, nasıl yapacağını bilen kötü niyetli mahlukat, bir ülkeyi mahvetmeye yeter de artar bile…

 

Bugün karşınızda masum şekilde oturabilirler, ama aralarından bazılarının dün ellerine fırsat geçirdiklerinde kadınları, kızları, çocukları tecavüzden geçirip da kafalarıyla top oynamadıklarını, ellerine fırsat geçerse yine aynısını yapmayacaklarını kim garanti eder…

 

Aklıma gelmişken, yıllar içinde Türkiye’den Kıbrıs’a bir hayat kurmak için gelenlere ve bu insanların buraya göçmen olarak buraya gelişlerini Kıbrıs Türk kültürüne bir saldırı ve tehdit olarak görenler, onlara  “gacolar, garasakallar, fellahlar, kendine bile hayırı olmayan çapulcular” diyenler, bir taraftan solcu insan havarisi müsveddesi geçinirken diğer taraftan paçalarından ırkçılık akan, solculukla faşizmi her lafında harmanlayanlar,  nasıl oluyor da bugün ülkenize başıboş bir şekilde gelen Amerikan traşlı ne idüğü belirsizin koruyucu havarisi kesiliyorsunuz!!!

 

Üstelik de yaşadığınız ülkeyi başıbozuklara karşı korumaya çalışan kendi polisinizi, kendi askerinizi sanık sandalyesine oturtmaya kalkıyorsunuz!!!

 

Hangi hakla!

 

Bu gibi heriflerin ülkeye girer girmez binbir rezilliğe ve suça karıştıklarına dair onca örnek varken, hangi akla hizmet bu ülkeyi suça ve suçluya, ne idüğü belirsize karşı korumaya çalışan, gerektiğinde canını ortaya koyan polisleri, askerleri yargılıyorsunuz, üstelik de insan canından, kanında beslenen, Allah bilir geçmişte birkaç bin dolar uğruna kaç çocuğu katletmiş olan bir insan müsveddesini kıçından vurdular diye…

 

İnsan hakları havaricikleri,  çoğunuz bu ülkede doğdunuz, bu ülkede büyüdünüz, bu ülkede okudunuz, bazılarınız zar zor sınavları geçerek Türkiye üniversitelerinde okudu, en fazla gördüğünüz Türkiye ve İngiltere’dir, o da eğitim haricinde tatile gittiyseniz…

 

Derdiniz aslında ne idüğü belirsizlerin insan haklarını savunmak değil, derdiniz fırsattan istifade zırıldanmak ve sesinizi duyurmak, biraz populizm yapmak, hepsi o kadar…

 

Bazılarının mülteci kılığında gittikleri yerleri nasıl cehenneme çevirdiklerini, gerçekten insan hakları katledilenlere ve mülteci durumuna düşenlerin durumlarını da sömürdüklerini pekala biliyorsunuz.

 

Biliyorsunuz, çünkü zaman teknoloji zamanı, dünyanın her deliğinde olan herşey anında duyuluyor.

 

Ne idüğü belirsizin biri cehennemden çıkıp da evinize daldığında, yaşam alanınıza tecavüz ettiğinde, ortalığı ilk velveleye verecek olan, sizi ne idüğü belirsizlerden korusun diye polisi ve askeri göreve çağıracak olan sizin gibilerdir…

 

Yine de onca facia örneğe rağmen insan hakları mı dediniz!!!

 

Hiç kusura bakmayın, önce benim ülkemin çocuklarının ve benim ülkemi koruyanların çocuklarının ve kendilerinin insan hakları gelir, gerisi vız gelir tırıs gider.

 

On sene boyunca yakın coğrafyamızda çocuklar ve masumlar resmen katledildi, bizim insan hakları havarilerinden bir teki bile çıkıp da katliamlara tek bir kelam etti mi!!!

 

O çocuklara yardım eli uzatmak için bir teki bile kılını kıpırdattı mı!!!

 

HAYIR ETMEDİ, ETMEDİNİZ, KILINIZI BİLE KIPIRDATMADINIZ,  SADECE SEYRETTİNİZ…

 

ŞİMDİ İNSAN KAÇAKÇISI BİR MAHLUKATIN KIÇINA SIKILAN BİR KURŞUN VE BU MAHLUKATIN KIÇININ DERDİ Mİ SİZİ ALDI…

 

BARİ BİR KEZ OLSUN SUSMAYI ÖĞRENİN…

 
Etiketler: Polisin, eline, sağlık...,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
03 Ağustos 2020
Seçimler, reklamlar, gerçekler, zerdaliden düdük…
714 Okunma.
14 Temmuz 2020
KKTC’nin ultra çakma solcuları ve insanlık
804 Okunma.
06 Temmuz 2020
Göz göre göre…
350 Okunma.
05 Temmuz 2020
Mizansen ve kağıttan kaplancıklar
445 Okunma.
29 Haziran 2020
“Din” kavramının yeni dünya düzeninde bitişi ve bir avukatın vurguları
768 Okunma.
21 Haziran 2020
Siyasi İntihar
1201 Okunma.
30 Mayıs 2020
Yenisinin etkisi azalmış!
2347 Okunma.
10 Mayıs 2020
Maskeli Balolu Korku Filmi…
1586 Okunma.
29 Nisan 2020
Yanlış hesap mezarlıkta biter…
993 Okunma.
15 Nisan 2020
Diktatörlerin dünyası ve diktatör virüs
1141 Okunma.
11 Nisan 2020
Sen gidi seniiiii!!!
903 Okunma.
05 Nisan 2020
NBC ve anılarda Komutan Tahsin Ataizi
802 Okunma.
03 Nisan 2020
Bizi bekleyen “Büyük Değişim”
649 Okunma.
30 Mart 2020
Cehalet, pislik, hastalık ve din sömürüsü
1103 Okunma.
25 Mart 2020
Korona Çorbası...
1511 Okunma.
17 Mart 2020
7. yaşında “doğruluk”… Ve hakettiğimiz!
1921 Okunma.
12 Mart 2020
Şu bizim “emperyalist” virüs…
1406 Okunma.
08 Mart 2020
Kabus bitti gibi, ama dahası var…
1418 Okunma.
29 Şubat 2020
BOP’un son perdesi…
1576 Okunma.
24 Şubat 2020
Cumhurbaşkanlığı seçim tiyatrosundan sahneler…
922 Okunma.
30 Ocak 2020
Adam gibi bir işi yapamadınız gitti!
2105 Okunma.
21 Ocak 2020
Kızımın anlayamadıkları, Salamis Krallığı’nın tuvalet derdi…
829 Okunma.
17 Ocak 2020
KKTC Turizminin tuvalet rantı!
439 Okunma.
01 Ocak 2020
Şaka Gibisiniz!
644 Okunma.
04 Aralık 2019
Atıcılık Federasyonu Bataklığı
2167 Okunma.
19 Kasım 2019
İki canavar arasında kalmak
634 Okunma.
07 Kasım 2019
Yazık ki ne yazık...
901 Okunma.
30 Eylül 2019
“İki” Başbakan Tatar
1425 Okunma.
17 Eylül 2019
Yine Becerdik…
971 Okunma.
30 Ağustos 2019
Satranç Tahtası ve “Uyuyan Güzeller”
2141 Okunma.
23 Ağustos 2019
Daha Başlamadan Akıncı 1 – Diğer Adaylar 0
1048 Okunma.
29 Temmuz 2019
Biz Uyurken…
1381 Okunma.
04 Temmuz 2019
Üniversiteleri Nasıl Batırırız ve Sevgili Füzemiz!
508 Okunma.
30 Haziran 2019
Mafyanın Polis “Sevgisi”, Uluslararası Dengeler...
439 Okunma.
29 Haziran 2019
Bozuk Oyunlar, Oyunbozanlar!
355 Okunma.
23 Haziran 2019
“Yeni Dünya” Yaratılırken Bizim Kavgalarımız
446 Okunma.
14 Haziran 2019
Polisi Bırak, Aynada Yüzüne Bak!
485 Okunma.
11 Nisan 2019
Poliste Organize İşler...
1058 Okunma.
09 Nisan 2019
Bir Kültür-Sanat Fırtınasının Düşündürdükleri...
570 Okunma.
20 Mart 2019
Göbek Ataraktan Işgal Protestosu ve “Katliam Anatomisi”…
695 Okunma.
20 Şubat 2019
Aziz ve Muhterem Devletimiz…
1534 Okunma.
19 Şubat 2019
Özersay’ın Sandalyesi, Akıncı’nın Serzenişleri…
659 Okunma.
24 Kasım 2016
YÖDAK Maskaralığında Sona Doğru...
309 Okunma.
Haber Yazılımı