İnsanoğlunun bu dünyadaki en büyük açlığı, bir başkasının varlığında “evinde” hissedebilme arzusudur. Ancak ne hazindir ki, en çok arzuladığımız şey olan güven, aynı zamanda en çok korktuğumuz uçurumdur. Göğüs kafesimizin ardında, kimselere göstermediğimiz o kırılgan yeri, o çocuksu masumiyeti korumak için devasa duvarlar örüyoruz. Adına “kendimi koruyorum” diyoruz, “strateji” diyoruz, “tecrübe” diyoruz; ama aslında o yüksek duvarların arasında yapayalnız kalıyoruz. Bugün anladım ki; güven dediğimiz o kutsal bağ, bir başkasının eline bizi kırma imkânını bilerek vermek ama onun bunu yapmayacağına inanacak kadar sevebilme cesaretidir.
Sevgi, Bir Eylem Biçimidir
Çoğu zaman güveni, karşı taraftan bize sunulması gereken bir “garanti belgesi” gibi bekliyoruz. Oysa güven, edilgen bir bekleyiş değil, aktif bir inşa sürecidir. Erich Fromm, o ölümsüz eseri Sevme Sanatı‘nda şöyle der:
“Sevgi, bir nesneye bağlılık değildir; bir eylemdir. Kişinin kendi içindeki canlandırıcı gücü, bir başkasının içindeki canlandırıcı güçle birleştirme çabasıdır. Sevmek, hiçbir güvence olmaksızın kendini adamak, sevgimizin sevilen kişide de sevgi uyandıracağı umuduna tam anlamıyla güvenmektir.”
Fromm’un bu tespiti, güvenin neden sadece “iyi niyet” ile açıklanamayacağını fısıldar bize. Hep o cümleye sığındık: “Niyetim kötü değildi.” Ama hayatın sert rüzgârları altında gördük ki; niyet, sadece içimizde yanan cılız bir kandildir. Eğer o kandil dışarıya ışık vermiyorsa, senin karanlığını aydınlatmaya yetmez. Seni sevdiğimi söylemem, sadece bir sestir; bu sevgiyi senin üşüyen ellerini ısıtacak bir eyleme, senin korkularını dindirecek bir istikrara dönüştürmem gerekir. Güven, içimizdeki o soyut iyiliğin, somut bir şefkate ve sarsılmaz bir eyleme dönüşmesidir.
İlişkilerimizin en büyük zehri, o bitmek bilmeyen “haklı çıkma” arzusudur. Bir tartışmanın ortasında, sesimizi yükseltip karşımızdakini susturduğumuzda kazandığımızı sanırız. Oysa haklılık, buz gibi bir yalnızlıktır. Tartışırken attığımız her “haklı” gol, aradaki o görünmez kaleyi biraz daha yıkar. Galip geldiğimizde aslında bir mağlubiyet yaşarız; çünkü karşımızdakinin bize olan sığınma arzusunu, bize olan “teslimiyetini” öldürürüz.
Gerçek bağ, o ağır “ben haklıyım” zırhını yere bırakıp, “Seni incitmek istemiyorum, gel birlikte iyileşelim” diyebildiğimiz o sihirli boşlukta başlar. Merhamet, adaletten daha yüce bir yerdedir; çünkü adalet paylaştırır, sınır çizer, mesafeyi korur; ama merhamet birleştirir, sarar ve iyileştirir. Bizim ihtiyacımız olan, birbirimizin günahlarını saymak değil, o günahları birlikte taşıyacak bir omuz olabilmektir.
Güvenin büyük patlamalarla, kahramanlık destanlarıyla geleceğini sananlar hep yanılırlar. Güven, her sabah senin uyanışına duyulan sessiz bir saygıda, her akşam verilen küçük ve önemsiz bir sözün arkasında duruşta saklıdır. Bir duvarı sadece büyük ve görkemli taşlar tutmaz; aradaki o görünmez kum taneleri, o her gün tekrarlanan “yanındayım” hissi bir arada tutar bizi.
Sürekli aynı hataları yapıp “özür dilerim” demek, güveni inşa etmez; sadece yıkımı geciktirir. Gerçek özür, bir hatayı inkar etmek değil, o hatadan yola çıkarak karakterimize yeni bir yön vermektir. Güven, birikimli bir sermayedir. Her gün o ortak hesaba yatırdığımız dürüstlük kırıntıları, yarın bir kriz anında bizi ayakta tutacak olan devasa hazinedir.
Bazen hayatın içinde bir asker gibi hissediyorum kendimi; her an bir saldırı gelecekmiş, her an hayal kırıklığına uğrayacakmış gibi siperde bekleyen… Ama seninle olduğumda, o ağır miğferi bir kenara bırakabilmek istiyorum. “Dünya ne der?” ya da “Zayıf mı görünürüm?” diye düşünmeden, sırtımı sana yaslayıp derin bir nefes alabilmek… İşte o an, “ben”in o gürültülü yalnızlığından çıkıp “biz”in o koruyucu çemberine girdiğimiz andır.
Bu çember, sadece ikimizin birleşimi değildir; o çember, bizim toplamımızdan daha büyük bir “üst akıl”dır. Tıpkı atalarımızın o yuvarlak çadırlarda, ateşin etrafında el ele verip ortak bir ruh oluşturması gibi. Eğer düşersem, beni tutacak olanın sadece senin fiziksel ellerin değil, ikimizin arasında ilmek ilmek yarattığımız o “güven ruhu” olduğunu bilmek, bu dünyada bir insanın sahip olabileceği en büyük lükstür.
Güven, bir varış noktası değil, bir yoldur. Sonu olmayan, her gün yeniden yürünmesi gereken, bazen taşlı bazen çiçekli bir yol. Fromm haklıydı; güvenmek, hiçbir güvence olmaksızın kendini adamaktır. Bu bir risk midir? Evet, belki de hayatın en büyük riskidir. Ama bu riski almayan bir kalp, hiç yaşamamış sayılır.
Şimdi o uçurumun kenarındayız. Elini tutmak, “biz” olmak bazen nefesimi kesiyor. Ama suya ilk adımını atan o cesur yürekler gibi, ben de seninle o bilinmeze yürümeye hazırım. Artık kendime sadece acımasız bir yargıç olmayı bıraktım; senin gözlerindeki o şefkatli yansımadan kendimi seyretmeyi, eksiklerimle barışmayı öğreniyorum.
Güven, “ben”in o bencil şarkısını susturup, “biz”in o huzurlu senfonisine kulak vermektir. Ve ben artık sadece seninle bu şarkıyı söylemek istiyorum. Çünkü ancak seninle birleşince, benim yarım kalan hikâyem bir anlama kavuşuyor, ancak o zaman “evimde” olduğumu hissediyorum. Gel, bu çemberi birlikte tamamlayalım; kırmadan, dökmeden, sadece birbirimize inanarak…






