Defn Edilmiş Hayaller

featured
Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İnsan, bu dünyaya gözlerini açtığı anda masumdur; henüz hiçbir günahın, hiçbir acının ve hiçbir savaşın yükünü taşımamaktadır. Fakat hayatın kapısından içeri adım atan insan, çoğu zaman kendi iradesi dışında başkalarının günahlarına, zulümlerine ve tarihin ağır yüküne ortak olmak zorunda kalır. Dünyadan ayrılırken ise geride yalnızca bir ömür değil, yaşadığı çağın izlerini, yaralarını ve hatıralarını da bırakır. Belki de insan kaderinin en büyük trajedisi budur: Kendi işlemediği günahların bedelini ödemek ve kendisine ait olmayan bir yükü ömrü boyunca taşımak. Peki, insanı kendi kaderinin ötesinde bir yükü taşımaya mahkûm eden nedir? Tarihin acımasızlığı mı, savaşların yıkıcılığı mı, yoksa insanın insana karşı işlediği zulüm mü? Bir halkın kaderinin, tek bir masum insanın hayatında somutlaşması ise bu yükü daha da ağırlaştırır. Çünkü kimi zaman bir insanın hayatı, yalnızca kendisinin değil, bir ailenin, bir halkın ve hatta bir coğrafyanın kaderini anlatır. Bu hikâye, hayalleri yarım kalmış bir insanın hayatından yola çıkarak, yoksunluklara ve acılara mahkûm edilmiş bir ailenin; sürgün, zulüm ve kayıplarla örselenmiş bir coğrafyanın trajedisini anlatmaktadır. Bu, yalnızca geçmişte yaşanmış bir hayat hikâyesi değildir. Aynı zamanda hafızalardan silinmeyen bir acının, kuşaktan kuşağa aktarılan bir tarihsel tanıklığın ve insanlığın unutulmaması gereken vicdan sınavının hikâyesidir.

Küçük Kafkasya’nın eteklerinde uzanan bu topraklar, binlerce yıl boyunca Türklerin yurdu ve yuvası olmuştur. Ancak tarih, bu kadim coğrafyada yaşayan milyonlarca masum insanı zorunlu göçlere, sürgünlere, işkencelere ve katliamlara maruz bırakan acı sayfalar da yazmıştır. Bu topraklardan koparılan insanların yarım kalmış hayatları, kaybedilen evleri, geride bırakılan mezarları ve gerçekleşemeyen hayalleri zamanla ortak hafızamızın, kan hafızamızın bir parçasına dönüşmüştür. Derler ki taşın da toprağın da suyun da hafızası vardır. İnsan hafızası unutsa bile coğrafya unutmaz. Bir evin yıkılmış duvarı, bir mezarın sessizliği, bir köyün terk edilmiş yolu ve bir avuç toprak, geçmişin tanığı olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle bazen tek bir insanın hayat hikâyesi, onlarca tarih kitabının anlatamadığını anlatmaya yeter. Çünkü tarih yalnızca belgelerde değil, insanların yaşadığı acılarda da saklıdır. İşte bu hikâye, böyle bir hafızanın içinden doğur.

Tanrı’nın güzelliklerini esirgemediği Vedi Mahalı’nın Şidli köyünde[1] altın sarısı sonbahar günlerinden birinde, dünyadan ve onu bekleyen acılardan habersiz bir erkek çocuğu dünyaya gözlerini açtı. Ona Asif adını verdiler. Bu isim, Ermeni doktorlar tarafından iğne yapılarak öldürülen ağabeyinin aziz hatırasını yaşatmak için seçilmişti. Fakat Asif’in hayatı, daha dünyaya geldiği gün geçmişin gölgesine yazılmıştı. Onun için bir isim yalnızca bir isim deyildi; kaybedilmiş bir kardeşin hatırası, bir ailenin acısı ve yaklaşan talihin ilk işaretiydi. Asif yıllar sonra şöyle diyecekti: “Ermeni fitnesinin kurbanı olan bahtsız ağabeyimin adı bana da uğur getirmedi.”

– Annemin dünyaya getirdiği on beş çocuğundan yalnız on biri hayatta kalmıştı. İki kız kardeşim ve iki erkek kardeşim, kanlı bir zihniyetin kurbanı olarak, Ermeni doktorlar tarafından kasıtlı biçimde iğne yapılarak öldürülmüştü. Kardeşim Neriman ise, ata-baba yurdumuz olan Batı Azerbaycan’dan sürgün edildikten yıllar sonra, Birinci Karabağ Savaşı’nda, 15 Nisan 1994 tarihinde, doğduğu gün şehit olmuştu. Annem, Sovyetler Birliği döneminde “Kahraman Anne”[2] unvanına layık görülmüş ve altın madalya ile ödüllendirilmişti. O yıllarda Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin çeşitli hastanelerinde, yeni doğan Azerbaycanlı bebeklerin göbeklerine zehirli maddeler döküldüğü veya içeriği bilinmeyen iğnelerle öldürüldüğü yönündeki olaylar, Azerbaycanlı aileler arasında büyük korku ve endişeye yol açıyordu. Vedi İlçe Hastanesi’nde çalışan Gövher adlı bir doktor anneme, çocuklarını hastanede dünyaya getirmemesini tavsiye etmişti. Ona şöyle diyordu: “Gerektiğinde bana haber verin. Gelir, çocuklarınızı evinizde muayene ve tedavi ederim.” Basit bir şikâyetle hastaneye götürülen çocukların çoğu, ne yazık ki evlerine sağ dönemiyordu. Hastanelerdeki bu durum, bölgede yaşayan Azerbaycanlılar açısından ağır ve acı sonuçlar doğuruyordu. Gövher doktor, dünyanın çeşitli ülkelerinden her ay Ermenistan’a getirilen ve Azerbaycanlıların yaşadığı köylere yerleştirilen insanlarla birlikte bölgeye gelmişti. Türkçeyi oldukça iyi konuşuyordu. Ancak onun gerçek milliyetini kesin olarak bilmiyordum; muhtemelen Ermeni kökenliydi.

Babam, Vedi ilçesinin Şidli köyündeki ortaokulda Azerbaycan dili ve edebiyatı öğretmeni olarak çalışıyor, aynı zamanda müzik dersine de giriyordu. O yıllarda bir öğretmenin maaşı, bir ailenin geçimini sağlamak için yeterli değildi. Ermenistan’da yaşayan Azerbaycanlı öğretmenlerin ekonomik durumu ise bundan çok daha ağırdı. Geçimimizi sağlamak için kendi bahçemizde yetiştirdiğimiz ürünleri Erivan’daki “Arabgir” pazarında satıyorduk. Üzümlerimizi de toplayarak şarap fabrikasına veriyorduk. Yirmi dört koyunumuz, çok sayıda tavuk ve civcivimiz vardı. Koyunların yününü ve etini, tavukların yumurtalarını satarak aile bütçesine katkıda bulunuyorduk. Hepimiz ailece çalışıyorduk. Babam, ailemizin bazı ihtiyaçlarını karşılayabilmek için okuldan çıktıktan sonra sovhozda[3] çalışmaya giderdi. Aslında bizim insanımız çalışkan ve emekçiydi. İçinde yaşadığımız hayat şartları da bunu zorunlu kılıyordu. Babam, aile çiftliğinden elde ettiğimiz gelirden bize okulda harcamamız için harçlık verirdi. Çoğu zaman verdiği paranın bir kısmı cebimde kalırdı. Koyunları otlatmaya götürdüğümde, o parayla kendime şeker ve limonata alırdım. Çocukluğumun o sade günlerinden kalan şekerin ve limonatanın tadı, aradan bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ damağımdadır. Belki de insanın hafızasında en uzun yaşayan şey, büyük acılar kadar küçük mutluluklardır. Bir şekerin tadı, bir şişe limonatanın serinliği, koyunların peşinde geçirilen bir öğleden sonra… Bugün geriye dönüp baktığımda, bunların yalnızca çocukluk hatıraları olmadığını anlıyorum. Bunlar, artık geride kalmış bir yurdun, bir ailenin ve geri dönülmesi mümkün olmayan bir hayatın hafızamda kalan son sıcak izleridir.

1984 yılının yaz mevsiminde, sıradan günlerden biriydi. Her zamanki gibi, derslerden sonra annem beni koyunlarımızı otlatmak için Vedi obasına göndermişti. Başımıza geleceklerden habersiz, koyunları gözeterek dolaşırken yerde bir mermi kovanı buldum. Çevremde bulunan Ermeni çocukları, bunun kendilerine ait olduğunu söyleyerek kovanı onlara vermemi istediler. Ben ise:- Ne olursa olsun, her şey sizin mi olacak? Vermeyeceğim! Ben buldum, benim olacak, dedim.-Koyunları burada bırak, sen de buradan çık git, dediler. Onların asıl niyetinin koyunları çalmak olduğunu anlamıştım. Okuldan evlerine dönen, komşu köylere gidip gelen, dışarıda tek başına hayvan otlatan Azerbaycanlı çocukların başına getirilen korkunç olaylardan haberdardım. Koyunlarımı toplayıp götürmek için ayağa kalktığımda aramızda tartışma çıktı. Ermeni çocukları ellerine geçirdikleri sopa ve taşlarla üzerime yürüdüler. Kaçıp uzaklaşmak istediğim sırada beni iterek yere düşürdüler. Üçü birden, ellerindeki sopa ve taşlarla bacaklarıma, kollarıma ve vücudumun çeşitli yerlerine acımasızca vuruyor, beni tekmeliyorlardı. Yıllar sonra anladım ki bu vahşet, sanki onlara daha çocukluklarından itibaren aşılanmıştı. Karşımda çocuklar yokmuş gibiydi; bana acımasız katiller gibi saldırıyorlardı. Aldığım şiddetli darbeler nedeniyle bedenim öylesine ağır bir hâle gelmişti ki, onların öfkelerinin dinmesini beklemekten başka çarem kalmamıştı. Vücudum uyuştuğu için ilk başta çok fazla acı hissetmiyordum. Buna rağmen koyunları sağ salim eve getirdim. Eve vardığımda hiçbir şey anlatmadım; evdekilerin endişelenmesini istemiyordum. Yeni eğitim-öğretim yılının başlamasına bir gün kalmıştı. 31 Ağustos günü okula hazırlanmamız gerektiğini bugün bile çok iyi hatırlıyorum. Annem yağ eritiyordu, babam ise bize Erivan’dan yeni kıyafetler almıştı. Kardeşlerim yeni elbiselerini giyip sevinç içinde dolaşıyorlardı. Benim ise ağrının şiddetinden kıyafetlerimi giyecek hâlim yoktu. Özellikle bacaklarım çok ağrıyordu. Anneme: -Anne, bacaklarım çok ağrıyor, dedim. Annem ise babama dönerek:-İlk günden okula gitmemek için bahane ediyor herhâlde. Bırak çıksın, dersine gitsin, dedi.

Başarılı ve çalışkan bir öğrenci olmama rağmen, eylül ayının ilk günü beni zorla okula gönderdiler. Kardeşlerimden sonra güçlükle de olsa okula ulaşabildim; ancak sınıfta ağrılar nedeniyle oturamıyordum. Sınıf öğretmenimiz Musa Öğretmen’e bacaklarımın çok ağrıdığını, ayakta duramadığımı söyledim. O da eve gitmeme izin verdi. Şiddetli ağrıdan nefes almakta güçlük çekiyordum. Okuldan çıkıp eve doğru yola koyuldum. Evimizin yakınlarına geldiğimde gözlerim karardı ve bilincimi kaybettim. Gözlerimi açtığımda evdekiler başıma toplanmış, endişeli ve telaşlı bakışlarla bana bakıyorlardı. Ağrının şiddetinden iki büklüm olmuş, bedenim de yavaş yavaş şişmeye başlamıştı. Anne ve babam ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Doktor çağırıyor, herkes farklı bir şey söylüyor, ancak bir sonuca varamıyorlardı. Birkaç gün sonra annem Gövher doktoru arayarak durumumu anlattı. O da hemen ambulans çağırmamızı ve Vedi İlçe Hastanesi’ne gitmemizi tavsiye etti. Hastanede on beş gün komada kaldım. Hatta bir ara öldüğümü düşünerek beni morga bile koymuşlardı. Gerçekten de ölü gibi hareketsizdim. Çevremde konuşulanları, Ermenice olduğu için anlamasam da duyuyordum. Gövher doktor, babamla Türkçe konuşarak: -Çaresi yoktur, çocuğa daha fazla eziyet etmeyelim, dedi. Gövher doktor ile babamın konuşmasını duyduğumda, benden umutlarını kestiklerini ve bana da iğne yaparak öldüreceklerini düşündüm. Babama, oğluna ait eşyaları alıp eve götürmesini söylediler. Babam gittikten sonra üç Ermeni doktor beni muayene etmeye geldi. Beni muayene ettikten sonra durumum onların ilgisini çekti. Araştırma ve deney amacıyla beni ambulansla Erivan Ortopedi Enstitüsü’ne götürdüler. Hastaneye kaldırılma nedenimin tıbbi açıdan araştırılması gerekiyordu. Ermeni milisinin sorgusu sırasında, Azerbaycan dilini bildiği için başhemşire, Ermeni asıllı Roza Babayevna, soruları bana tercüme ediyordu: -Sana kim zarar verdi? Bu duruma düşmene ne sebep oldu? Benden yaşça büyük Ermeni çocuklarının beni acımasızca dövdüklerini ve bu yüzden hastaneye kaldırıldığımı anlattım. Ermeni polisi ise sanki içinde bulunduğum durumdan gizli bir haz duyuyormuş gibi sırıtarak, yüzüne şeytani bir ifade yerleşmiş hâlde:

-Bizim çocuklarımız böyle şeyler yapmaz, dedi.

O yıllarda Ermenilerin Azerbaycanlılara karşı uyguladığı şiddet cezasız kalıyor, bu tür olaylar karşısında herhangi bir önlem alınmıyordu. Benim başıma gelenler de aynı şekilde örtbas edildi. Polisten doktora, doktordan çocuğa kadar hepsi aynı anlayışın içinde hareket ediyordu. Bu anlayışın izleri bugün de devam etmektedir. Beni ilk muayene eden Ermeni asıllı Svetlana Aramovna, kendisini başhekim olarak tanıttı. Beni iyileştireceğine söz vererek babamdan 5.000 ruble[4] aldı. Svetlana Aramovna vücudumun birkaç yerini kesti. Aldığım darbeler bedenime ağır zarar vermişti. Her iki bacağımın damarları zedelenmiş, yaralarda iltihap oluşmuştu. Bedenimi alçıya aldılar. Koltuk değneğiyle bile ayakta durmakta güçlük çekiyordum. Bir süre sonra beni taburcu ettiler ve bir ay içinde iyileşeceğimi söylediler. Oysa eve döndükten sonra bir gün bile dayanamadım. Vücudum şiştikçe alçı beni daha fazla sıkıyor, dayanılmaz bir acı veriyordu. Beni ziyarete gelen akrabalarımın getirdiği şekerleri, benden küçük kardeşlerime veriyordum. Karşılığında onlardan, bana eziyet eden alçıyı bıçak ve makasla kesip çıkarmalarını istiyordum. Alçıyı çıkardıklarında karnımda ve vücudumun çeşitli yerlerinde yeniden iltihap oluştuğunu gördüler. Dayanılmaz ağrılar beni adeta tüketmişti. Anne ve babam hâlimi görünce dehşete kapıldılar. Beni yeniden Erivan Ortopedi Enstitüsü’ne götürdüler. Annem, bizi tedavi edeceğini söyleyerek para alan Svetlana Aramovna ile tartıştı. Ancak benim durumum Svetlana Aramovna’nın hiç umurunda değildi. Beni yeniden ameliyata aldılar; kolumu, bacağımı ve karnımı kestiler. Vücudumun tamamı, hatta kemiklerim bile iltihaptan zarar görmüştü. Bedenimden toplamda yirmi litreden fazla irin boşalttılar. Çektiğim acı öylesine büyüktü ki “Anne” kelimesinden başka tek bir kelime söylemeye bile gücüm yoktu. Onu bile ancak “Ane” diyerek söyleyebiliyordum. O sırada hastanede Ezidi[5] Kürtlerinden bir aileye mensup hasta bir kız çocuğu da yatıyordu. Annemin Kürtçe bilmesi, kızın annesinin ise Azerbaycan Türkçesi konuşabilmesi, ikisinin birbirleriyle rahatça iletişim kurmasını sağlamıştı. Bir gün sohbet sırasında Kürt kadın anneme, başhekimin Georgi Hudaeviç olduğunu, Svetlana Aramovna’nın ise yalnızca serviste görev yapan bir doktor olduğunu söyledi. Böylece Svetlana Aramovna’nın bizi kandırarak kendisini başhekim olarak tanıttığını öğrendik. Kadın ayrıca onun özellikle Türk hastalara karşı çok acımasız davrandığını söyledi. Sonra anneme ciddi bir uyarıda bulundu: -Paranızı geri istemeyin. İsterseniz çocuğunuza iğne yapıp öldürebilir. Burada Türk hastalara kötülük etmekten çekinmiyorlar. Kendini Kürt olarak tanıt. Belki böyle yaparsan çocuğunu kurtarabilirsin. Meğer Kürtler “anne”ye “ane” diyorlarmış. Ben de çektiğim dayanılmaz ağrı yüzünden “anne” kelimesini “ane” şeklinde telaffuz ediyordum. Bir gün bu sözü duyan başhekim anneme dönüp milliyetimizi sordu. Ardından, kendinden emin bir ifadeyle: – Bu çocuğun “ane” demesinden Kürt olduğunu anladım, dedi.

Başhekim Georgi Hudaeviç Kürt kökenliydi. Beş kardeşinin tamamı eğitimli, üniversite mezunu insanlardı. Georgi Doktor, Azerbaycanlı hastaları ameliyat eder, onlara hiçbir karşılık beklemeden yardım ederdi. Her zaman biz Azerbaycanlıların yanında olur, elimizden tutardı. Bu yüzden Ermeniler tarafından 1988 yılında öldürüldü. Kardeşleri de bu olayın ardından Ermenistan’ı terk ederek Gürcistan’a yerleştiler. Georgi Doktor anneme güven veren bir ses tonuyla:-Bu çocuğu üç yıl boyunca ücretsiz tedavi edeceğim. Damarlarındaki iltihap kemiklerinde çürümeye yol açmış. Bu nedenle yılda bir kez ameliyat ederek kemiklerinin durumunu kontrol etmemiz gerekiyor, dedi. Ardından annemi Svetlana Aramovna konusunda da uyardı: – Ona verdiğiniz parayı geri istemeyin. Ben burada olmadığım zaman çocuğa zarar verebilir, hatta onu öldürebilir. Georgi Doktor başka ülkelere seyahate çıktığında anneme beni bir an olsun yalnız bırakmamasını tembihlerdi. Hastanede kaldığım süre boyunca pek çok acı olay yaşadım. Beni yalnızca Ermeni çocukları değil, onların aileleri de aşağılıyor, alay ediyor, kinayeli bir biçimde bana “Türk” diyorlardı. Bir gün “Neftçi”[6] ile “Ararat”[7] arasında futbol maçı vardı. Maçı izleyebilmemiz için koğuşa televizyon getirmişlerdi. Karşılaşma boyunca Ermeniler hep bir ağızdan: – A-ra-rat! A-ra-rat! diye bağırıyorlardı. Neftçi gol atınca heyecanla: -Gol! diye bağırdım. Bunun üzerine öfkelenen Ermeniler üzerime saldırdılar. Ellerindeki koltuk değnekleriyle başıma vurdular, beni yumrukladılar. Beni dövenlerden biri, hastanede yatan çocuklardan birinin ağabeyiydi. Milis[8] olarak çalışdığı için onu izinsiz koğuşa alıyorlardı. Kardeşini her ziyarete gelişinde beni dövüyor, hakaret ediyordu. Başka bir hastanın ağabeyi ise oyuncak bir tabanca alıp getirmişti. Oyuncak tabancanın yapışkan uçlu mermileri vardı. Kardeşine:  – Ben kollarını tutacağım, sen de Türk’ün tam alnının ortasına ateş et, diyordu. Ertesi sabah Georgi Hudaeviç işe geldiğinde yüzümün şişmiş ve morarmış olduğunu gördü. Çok öfkelendi. Hemen talimat vererek beni Ermeni çocuklarından ayırmalarını ve tek kişilik bir odaya yerleştirmelerini istedi. Hastanede Göyçe Mahalı’ndan[9] Rasif adında bir çocuk da yatıyordu. Anne ve babası yanında olmadığında Ermeni çocukları onu da dövüyor, aşağılıyorlardı. Dövülmemek için gelip benim odama otururdu. Gece kendi odasına yatmaya giderken annemin terliklerini de yanında götürürdü. Ermeni çocukları gece onu yatağında dövmeye başladıklarında ise, terlikleri anneme geri vermek bahanesiyle koşarak bizim odaya gelirdi. O günlerde hastanenin koridorları yalnızca hastaların iniltisine değil, çocukların korkusuna da tanıklık ediyordu.

Ermeni doktorlardan farklı olarak Georgi Hudaeviç, üç yıl boyunca benimle özel olarak ilgilendi. Beni defalarca ameliyat etti; hatta sol bacağımdaki damarı çıkarmak zorunda kaldı. İltihap nedeniyle zarar gören kemiklerimi temizledi. Çektiğim dayanılmaz acılara, onun gösterdiği ilgi ve şefkat sayesinde dayanabiliyordum. O, beni her zaman Ermeni tehlikesinden korudu. Beni yalnızca hastanede değil, dostluğumuz devam ettiği yıllarda da korumaya çalıştı. Hatta Ermeni asıllı eşinden bile sakınırdı. Onlara misafirliğe gittiğimizde yemeğimizi kendisi hazırlardı. Eşinin koyu bir milliyetçi ve Türk düşmanı olduğunu açıkça söyler, bize sıkı sıkı tembih ederdi: -Karımın hazırladığı hiçbir yemeği yemeyin. Üç yılı aşkın süredir çektiğimiz sıkıntılar artık yavaş yavaş karşılığını vermeye başlamıştı. Doktor, aileme iyileştiğimin haberini verdiğinde gözleri dolmuştu. Anne ve babam telefonda öylesine ağladılar ki, ben de kendimi tutamayarak ağlamaya başladım. Babamla annem doktora pek çok hediye ve yiyecek götürmüşlerdi. Ancak ona nasıl teşekkür edeceklerini, üzerlerindeki minnet borcunu nasıl ifade edeceklerini bilemiyorlardı. Ben ise ona ömrümün sonuna kadar minnettar kalacağım. Onun aziz hatırası ve ruhu önünde saygıyla eğiliyorum. O günleri hatırlatacak bir anı kalsın diye Georgi Hudaeviç ile birlikte fotoğraf çektirdik. Daha sonra Georgi Hudaeviç, beni İstisu’ya (Cermuk)[10] gönderilen Ermeni hastalardan ayırarak, kendi imkânlarıyla Evpatorya’ya (Kırım)[11] gönderdi. Orada altı ay tedavi gördükten sonra Vedi’ye, doğup büyüdüğüm evimize döndüm.

Okullar yeni eğitim-öğretim yılına başlamıştı. Çocuklar okulun bahçesinde sınıf-sınıf sıralanmışlardı. Uzun süre sınıf arkadaşlarımdan ayrı kaldığım için onları çok özlemiştim. Büyük bir sevinçle gidip kendi sınıfımızın sırasında yerimi aldım. Vedi İlçe Eğitim Müdürlüğü’nden Muharrem Hakverdiyev de yeni eğitim-öğretim yılı dolayısıyla okulumuza gelmişti. Dört yıl eğitimden uzak kaldığım gerekçe gösterilerek bir alt sınıfta okumam gerektiği söylendi. Babam bana hüzünlü gözlerle bakıyordu. Ben ise itiraz ettim: – Ya kendi arkadaşlarımla okuyacağım ya da bir daha okula gelmeyeceğim. Çocukluğumdan beri büyüyünce doktor olmayı hayal etmiştim. Ne yapabilirdim ki? Düşmanın ihanetiyle karşı karşıya kalmıştım. Zaten dört yılımı hastane odalarında kaybetmiştim. Benim de hayallerim vardı… Boğazım düğümlendi. Gözyaşlarıyla dolan masum gözlerimle Muharrem Öğretmen’e bakarak:-Ne olur, izin verin. Gidip kendi sınıfımda oturayım, dedim. Okulumuzdaki öğretmenler başımdan geçenleri bildikleri için sözlerimi doğruladılar. Eğitim Müdürlüğü Başkanı Muharrem Öğretmen, anlatılanları dinledikten sonra: -Bu çocuk dört yıl boyunca hayatta kalmak için mücadele etmiş. Yaşadığı psikolojik travmayı göz önünde bulundurmalıyız. Ona destek olmalıyız. Bırakın kendi sınıfında okusun, dedi. Boğazımdaki düğüm çözülmüyordu. Gözyaşlarımı kollarımla silerek bastonumu elime aldım ve aksaya aksaya yeniden sınıfımızın sırasına döndüm. Fakat vatanımızdan sürgün edilerek yaşayacağımız günlerin travması henüz önümüzdeydi.

Yaşadığımız bütün acılara, karşılaştığımız onca zorluğa rağmen, sıcak yuvanın huzurunu ve insanın kendi vatanında yaşamasının verdiği aidiyet duygusunu hiçbir şeyin yerini tutamayacağına inanarak hayatımıza devam ediyorduk. Ailemin yıllar boyunca benim için çektiği maddi ve manevi sıkıntıları düşündükçe içim rahat etmiyordu. Her fırsatta onlara olan borcumu ödemek, hiç olmazsa yüklerini bir nebze olsun hafifletmek istiyordum. Gün ağarmadan, daha şafak sökmeden koyunları otlatmaya götürürdüm. Yolda yürürken kendi kendime düşünürdüm: “Ya bir Ermeni’ye ya da vahşi bir hayvana rastlarsam, ne yaparım?” Tam o sırada ezan sesini duyunca içim rahatlar, kendimi daha güvende hissederdim. Türkiye sınırına yakın olduğumuz için ezan sesini rahatça duyabiliyorduk. Yaşım küçüktü ama hayatın acıları beni yaşımdan çok önce büyütmüştü. Dudaklarımın arasında sessizce tekrarlardım: “Ben güçlüyüm. Hiç kimseden korkmuyorum.”

Hayatımızın bir gün değişebileceğini aklımdan bile geçirmediğim sıradan günlerden biriydi. Her zamanki gibi, ders çıkışında koyunlarımızı otlatmaya götürmüştüm. Bizim oralarda Küçük Vedi[12] ve Kızıl Köprü[13] diye bilinen yerler vardı; köyümüzden oraya kadar uzanan bir kanal da bulunuyordu. “Biraz da oralara gidip bakayım,” diye düşündüm. Oraya vardığımda, bir grup Ermeni’nin bir araya toplanmış, hararetli bir şekilde bir şeyler konuştuklarını gördüm. Hastanede kaldığım süre içinde Ermenice öğrenmiştim; konuşulanları anlayabiliyordum. Akşam karanlığı çökmeye, hava kararmaya başlamıştı. Koyunları eve götürürken yol kenarında duran iki Ermeni beni çağırarak sorgulamaya başladılar:

– Hayes, türkes? Onlara Azerbaycanlı olduğumu söyledim. – Yooox, sen Türksün, sen ölmelisin, – dediler. – Biz size ne yaptık ki? Benim ne suçum var? – dedim. -Siz bizi Sumgayıt’ta[14] öldürdünüz, biz de sizi öldüreceğiz, kökünüzü kurutacağız. O zamanlar Sumgayıt’ta yaşanan cinayetlerin Ermenilerin kendileri tarafından işlenip Azerbaycanlıların üzerine atılmak üzere önceden hazırlanmış bir senaryonun parçası olduğunu bilmiyordum. Beni sorgulayan Ermeni, yanındakine dönerek:- Gel, bunu şu üzüm direğine bağlayıp kanala atalım. Kimsenin haberi olmaz,- dedi. Onlara Muharrem Öğretmen’in oğlu olduğumu söyledim. Babam saygı duyulan bir insan olduğu için köyde herkes onu tanırdı. Ermenilerden biri: -Yok, bırak gitsin evine. Onun yerine köye gidip bir iki Türk dövelim de öfkemiz dinsin, – dedi. Sonra arkamdan yüksek sesle ekledi: – Şunu da bilin ki, bu gece sizin son geceniz olacak! Korkudan boğazım kurumuş, bacaklarım titremeye başlamıştı. Beni öldüreceklerini düşünüyordum. Başıma gelen onca olaydan sonra onlardan her şeyi bekliyordum. Eve döndüğümde hava artık iyice kararmıştı. Yüzümün bembeyaz olduğunu gören anne ve babama yaşadıklarımı en ince ayrıntısına kadar anlattım. Çok iyi hatırlıyorum, o gün Nevruz’un[15] son çarşambasıydı. Köyün çocukları ateşlerin üzerinden atlıyor, “baca-baca”[16] geleneğine gitmek için beni de çağırıyorlardı. Anne ve babam ise izin vermiyordu: – Öğretmenin çocuğuna yakışmaz, ayıp olur, diyorlardı. Yıllardır Nevruz Bayramı’nı köyümüzden uzakta, hastane odalarında geçirmek zorunda kalmıştım. Köy çocuklarıyla birlikte bayram kutlama isteğim, bu kez anne babamın yasağından daha güçlü çıktı. Çocuklarla birlikte köyde torba[17] atmaya gittim. Meğer bu, doğup büyüdüğüm köyde geçireceğimiz son bayrammış… Gece saat on iki sularıydı. Artık eve dönmüştük. Dışarıdan gürültü ve bağrışma sesleri geliyordu. Önce gençler arasında bir kavga çıktığını sandık. Sokağa çıktığımızda ise ortalığın birbirine girdiğini gördük. Şirazlı[18] köyünün insanları, soğukta başları açık, yalınayak kaçışıyorlardı. Durumun ciddiyetini anlamıştık; fakat Ermenilerin bizi binlerce yıldır yaşadığımız vatanımızdan sürmeye cesaret edebileceklerini düşünmemiştik. Köy halkı yaşananlar karşısında ne yapacağını şaşırmış, büyük bir çaresizlik içinde kalmıştı. Sakallı Ermeni gruplarının saldırılarından sonra durumun ne kadar ciddi olduğunu artık bütün açıklığıyla anlamıştık. Canlarını kurtarmak için kaçan köylülerimiz darmadağın olmuş, Azerbaycan’ın farklı bölgelerine savrulmuşlardı. Biz ise Şuşa’ya[19] sığındık… Yeniden vatanımızdan sürgün edilmek üzere.

Ben, Georgi Hudaeviç’e verdiğim “cerrah olacağım” sözünü tutamadım. Dört yıllık eğitim hayatımdan koparan ağır hastane günlerinin ardından bu kez okulsuz, evsiz ve yurtsuz, çok daha ağır bir göçmenlik hayatı başladı. Sağlığım eğitimime devam edip doktor olmama izin vermedi. Doktor olma hayalimi yüreğime gömdüm. Dünya, hayallerimizin gömüldüğü bir mezarlıktır. Bu uçsuz bucaksız mezarlıkta, Ermenilerin ve onların Rus destekçilerinin izlediği saldırgan politikaların milyonlarca kurbanının yarım kalmış hayalleri yatıyor. Umutlardan doğan hayallerin insanların elinden alınması, işlenebilecek en büyük günahlardan biridir. Bu günahın sorumluları ise Rus siyasetinin bir aracı hâline gelen Ermenilerdi.

Defn Edilmiş Hayaller

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.
Bizi Takip Edin
Bize Katılın
KAI ile Sohbet Et

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.