1. Haberler
  2. Kıbrıs
  3. Aşkın Boşluğu ve Varoluş Döngüsü

Aşkın Boşluğu ve Varoluş Döngüsü

featured
Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İçimizdeki o uçsuz bucaksız, neyle doldurursak dolduralım bir türlü sükûnete ermeyen o devasa boşluk… Hepimiz hayatımızın bir döneminde, belki de her sabah gözümüzü açtığımızda o boşluğun yankısını kalbimizde duyuyoruz. O boşluk ki, bizi daldan dala konan, objeden objeye koşan, bir yüzün ışıltısından diğerinin gölgesine sığınan birer sürgüne dönüştürüyor. Ancak bu boşluk, zannettiğimiz gibi bir eksiklik değil; aksine, bizi bugünün sığ “aşk” tanımlarının çok ötesine, varoluşun asıl kaynağına taşımaya çalışan muazzam bir kaldıraçtır.

Gelin, bu derin sızının izini birlikte sürelim. Biz kimiz, neden buradayız ve bu sonsuz döngünün içinde aslında neyi tamamlamaya çalışıyoruz?

Yanılsamalar

Bizler, dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren bir “tamamlanma” arzusuyla yanıp tutuşuyoruz. Çocukken bir oyuncağa, gençken bir ideale, yetişkinlikte ise bir başka insanın kalbine sığınıyoruz. Modern dünya bize aşkı, iki bedenin veya iki egonun birbirini onaylaması, eksiklerini kapatması olarak pazarlıyor. Oysa içimizdeki o kadim boşluk, bu tanımlara sığmayacak kadar büyük.

Elimizi tutan bir el, bizi sevdiğini söyleyen bir ses, bir süreliğine buhranımızı dindirse de gece çöktüğünde o sessiz soru yine kapımızı çalıyor: “Hepsi bu mu?”

İşte bu noktada, insanı sürükleyen o büyük buhranlar aslında birer uyarı fişeğidir. Bizim “aşk nesnesi” dediğimiz her şey—sevgili, kariyer, güç ya da prestij—aslında o asıl Aşk’ın birer kırıntısı, birer gölgesidir. Bu kırıntılar bizi doyurmaz; sadece daha büyük bir açlığa yol açar. Bizler, bu dünyada birer seyyah gibi gezerken aslında o devasa boşluğun bizi yukarıya, kendi hakikatimize çekmesine izin vermiyoruz. Onu dünyevi nesnelerle tıkamaya çalışıyoruz. Oysa o boşluk, dolmak için değil, bizi içine çekip eritmek için oradadır.

Tekerrürün Gizemi

Peki, neden tekrar tekrar geliyoruz bu sahneye? Neden aynı acıları, aynı ayrılıkları, aynı hayal kırıklıklarını farklı yüzlerle, farklı isimlerle yeniden yaşıyoruz?

İnsanoğlu, bir döngüye tabidir. Bu döngü, sadece biyolojik bir süreç değil, ruhsal bir işleme sanatıdır. Hayatlar boyu süren bu “tekrar”, bir ceza değil, bir öğrenme sürecidir. Bizler, birer ham cevher olarak girdiğimiz bu ocaktan, saf altın olarak çıkana kadar yanmaya mahkûmuz. Reenkarnasyon dediğimiz o uzun yolculuk, aslında egonun katman katman soyulma hikâyesidir.

Her bir yaşamda, “Ben” dediğimiz o sahte kalenin bir taşını daha aşağı indiriyoruz. “Benim aşkım,” “benim acım,” “benim başarım” dedikçe döngü başa sarıyor. Ne zaman ki “Biz” demeyi, hatta “Biz”den de öteye geçip o mutlak birliğin içinde kaybolmayı öğrenirsek, işte o zaman bu döngünün çarkları yavaşlamaya başlıyor. Biz buraya sadece bir hayat yaşamaya değil, “Hayat”ın kendisi olmaya, o muazzam bilincin birer yansıması olduğumuzu hatırlamaya geldik.

Buhranın Ötesindeki Arayış

Buhran, insanın kendi gerçeğiyle çarpıştığı o sert duvardır. Bugünün insanı, buhranı bir hastalık olarak görüp ondan kaçıyor. Oysa buhran, ruhun prangalarından kurtulma çabasıdır. Aşkı, sadece bir başka insana duyulan tutku olarak tanımladığımızda, o aşkın nesnesi değiştiğinde veya yok olduğunda yıkılıyoruz.

Ancak arayış nerede nokta koymakta?

Arayış, dışarıdaki nesnenin bizi kurtaracağı illüzyonundan vazgeçtiğimizde nokta koyar. Kalbimizdeki boşluğun, aslında sonsuzluğun bir parçası olduğunu anladığımızda buhran biter. Bizler, bu dünyaya aşkı “bulmak” için değil, aşkın kendisi “olmak” için geldik. Bir başkasını sevmek, aslında onda tecelli eden o kutsal ışığı tanıma talimidir. Eğer biz, karşımızdakini sadece bir nesne olarak görürsek, buhranımız derinleşir. Ama onu, bizi asıl kaynağa götüren bir ayna olarak görebilirsek, işte o zaman yükseliş başlar.

Büyük Buluşma

Hayat hikâyemiz, aslında tek bir cümleden ibarettir: “Kaynaktan ayrıldık ve ona dönmeye çalışıyoruz.”

Yollarımız ne kadar farklı görünürse görünsün, attığımız her adım o büyük eve dönüş yolculuğunun bir parçasıdır. Binlerce yıl, yüzlerce beden ve sayısız deneyim boyunca yapmaya çalıştığımız tek şey, kalbimizdeki o pası silmektir. Pas silindikçe, içimizdeki o “muazzam boşluk” ışıkla dolmaya başlar. O zaman anlarız ki; boşluk aslında boş değildir, o her şeyin sığabileceği kadar geniş bir “Varlık” alanıdır.

Okuyucu dostum, şu an içinde hissettiğin o tanımlanamaz özlem, o bitmek bilmeyen arayış aslında senin pusulandır. Seni bugünün dar kalıplarından, sığ sevdalarından ve geçici heveslerinden yukarıya çağıran o sese kulak ver. Biz bu dünyaya sadece tüketmek veya tükenmek için gelmedik. Biz, birer yolcu olarak başladığımız bu serüvende, yolun kendisi olduğumuzu fark etmek üzere buradayız.

Döngü ne zaman kırılır biliyor musun? Bir başkasının acısını kendi acın, bir başkasının sevincini kendi sevincin saydığında. “Ben” sustuğunda ve “Biz”in o muhteşem senfonisi başladığında. İşte o zaman reenkarnasyonun o yorucu çarkı durur ve yerini sonsuz bir huzura, gerçek bir “Vuslat”a bırakır.

Hepimiz aynı gemideyiz, aynı fırtınalarla boğuşuyoruz ve aynı limanı arıyoruz. Ve o liman, aslında hiçbir zaman uzağımızda olmadı. Sadece gözlerimizi dışarıdaki sahte ışıklardan çekip, kalbimizin o derin ve sessiz boşluğuna bakmamızı bekliyor. Aşk orada, arayış orada ve cevap… Cevap zaten her zaman bizdik.

Ersin Ayyıldız

Aşkın Boşluğu ve Varoluş Döngüsü

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.
Bizi Takip Edin
Bize Katılın