Kaçan Kovalanır: Peki Ya Yorulana Ne Olur?

Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

“Kaçan kovalanır.”

Ne kadar da masum görünüyor bu söz. Sanki hayatın değişmez kanunlarından biriymiş gibi söylenir: Biraz uzaklaş, merak etsin. Mesajına hemen cevap verme, daha çok yazsın. Soğuk davran, seni daha çok istesin.

Romantik ilişkilerin Darwin teorisi sanki! Güçlü olan değil, kaçanı yakalayan hayatta kalıyor.

Çocukken öğrendik belki de bu oyunu. Birimiz kaçtı, diğerimiz kovaladı. Büyüdük, oyuncaklar değişti ama oyun pek değişmedi. Peki, neden bize yaklaşandan çok uzaklaşana ilgi duyuyoruz? Ulaşılabilir olan neden sıradan, ulaşılamayan neden daha özel görünüyor?

Çünkü bazen bir insanı gerçekten istediğimiz için değil, ona ulaşamadığımız için peşinden koşuyoruz.

Bir mağazada yüzlerce ürünün arasından geçeriz. Ama “Son bir tane kaldı!” yazısını görünce birden heyecanlanırız. Gerçekten istiyor muyuz? Bilmem. Ama son bir tane kalmış!

İlişkilerde de benzer bir durum yaşanır. Aramıyor, merak ediyoruz. Geç cevap veriyor, anlam arıyoruz. Uzaklaşıyor, onu kaybetmekten korkuyoruz. Derken kendimize şu soruyu sormayı unutuyoruz: Ben bu insanı gerçekten istiyor muyum, yoksa onun beni istememesine mi tahammül edemiyorum?

Çünkü birini istemekle, onu kaybetmek istememek aynı şey değildir. Bazen kalbimizden çok egomuz konuşur. Seçilmek, kendimizi değerli hissettirir. Karşımızdaki insanın ilgisi azaldığında ise sanki kendi değerimiz de azalıyormuş gibi hissederiz.

Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde sevgiyi yalnızca bir duygu değil; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgi gerektiren bir sanat olarak ele alır. Bu yaklaşım, “Kaçan kovalanır” anlayışından oldukça farklıdır. Birinde “Beni ne kadar istiyor?” sorusu vardır; diğerinde ise “Ben bu insanı gerçekten tanıyor ve görüyor muyum?” sorusu.

Birinde av, diğerinde insan vardır. Birinde oyun, diğerinde bağ kurma çabası…

Üstelik modern insanın küçük bir çelişkisi de var: Gündüz “Umurumda değil.” diyor, gece karşı tarafın çevrimiçi durumunu kontrol ediyor. Mesaja geç cevap veriyor ama karşı tarafın son görülmesini saniyesi saniyesine biliyor. “Ben oyun oynamam.” derken kendi içinde satranç turnuvası düzenliyor!

Oysa sağlıklı bir ilişkide sürekli birinin kaçması, diğerinin kovalaması gerekmez. İki insan da aynı yöne, yan yana yürüyebilir.

Elbette ilişkinin başında merak ve heyecan olması doğaldır. Birbirimizi zamanla tanırız. Ancak gizem ile belirsizliği birbirine karıştırmamak gerekir. Gizem, “Henüz seni tamamen tanımıyorum.” demektir. Belirsizlik ise “Senin hayatında nerede olduğumu bilmiyorum.” duygusudur. Gizem heyecanlandırabilir ama belirsizlik yorar.

Bir adam düşünelim. Bir kadına ilgi duymaya başlıyor. Mesaj atıyor, arıyor, görüşmek istiyor, sıkıntıları ve ihtiyaçlarıyla ilgileniyor. Kadın başlangıçta bu ilgiden hoşlansa da zamanla geri çekiliyor. Mesajlara geç cevap veriyor ya da cevap vermiyor, mesafe koyuyor, bazen günlerce sessiz kalıyor.

Adam ise kadın uzaklaştıkça daha çok çabalamaya başlıyor. ‘’Acaba yanlış bir şey mi söyledim? Onu kırdım mı? Başka biri mi var?’’ Bu sorular zihninde çoğaldıkça kadına olan ilgisi de artıyor. Daha sık yazıyor, daha çok arıyor, onun ilgisini yeniden kazanmak için türlü yollar deniyor.

Kadın yeniden yakınlaştığında adam rahatlıyor. Nihayet işler yoluna girmiş gibi hissediyor. Ancak kadın tekrar mesafe koyduğunda aynı kaygılar geri dönüyor. Adam, bu ilişkinin kendisine gerçekten uygun olup olmadığını düşünmek yerine, onun kendisini seçmesini sağlamaya ve kendisini görmesine odaklanıyor.

Bir süre sonra hayatı küçük bir bekleme odasına dönüşüyor: Telefonun ekranına bakıyor, mesaj bekliyor, sosyal medya paylaşımlarını takip ediyor. Kadının iki kelimelik mesajı gününü güzelleştirirken, sessizliği bütün neşesini kaçırabiliyor.

Ta ki bir gün kendine şu soruyu sorana kadar:

“Ben bu kadını gerçekten tanıyor muyum? Onunla nasıl bir ilişki istediğimi biliyor muyum? Yoksa yalnızca benden uzaklaşan birini yeniden kazanmanın peşinde miyim? Ben bu kadının ilgisini mi özlüyorum, yoksa beni istememesi ihtimaline mi dayanamıyorum?”

Belki de ilişkilerde en önemli farkındalık tam burada başlıyor. Çünkü sevgi de korku da insanı harekete geçirir. Ama sevgi yaklaşmak, tanımak ve bağ kurmak ister; korku ise kontrol etmek ve garanti aramak.

Sürekli kaçanı kovalamak, zamanla insanın kendi merkezinden uzaklaşmasına neden olur. Karşımızdakinin bir mesajı mutluluğumuzu, sessizliği huzurumuzu, ilgisi kendimize verdiğimiz değeri belirlemeye başlar. Böylece ilişki yaşamaktan çok, duygusal borsada işlem yapar hale geliriz.

Oysa insanın değeri, bir başkasının ilgisinin günlük değişimine bağlı değildir.

Belki de artık bu sözü biraz değiştirmeliyiz: “Kaçan kovalanır ama sürekli kaçanla ilişki kurulmaz.”

Bir insan sürekli uzaklaşıyorsa, onu yakalamak her zaman başarı değildir. Bazen olgunluk, peşinden koşmayı bırakıp kendi yerinde durabilmektir. “Kalmak istiyorsan kal, gitmek istiyorsan git. Ben seni zorla yanımda tutmayacağım.” diyebilmektir.

Bu cümlede soğukluk değil, özsaygı vardır. Çünkü sevgi, insanı yanında tutmak için zincir kullanmaz. Kapıyı açık bırakır ama kendisini kapının önünde bekletmez.

Ve belki de gerçek aşkın en ironik tarafı şudur: Bazen kovalamayı bıraktığımızda karşımızdaki insan bize gerçekten yaklaşır. Bazen de onun değil, kendi hayalimizin peşinden koştuğumuzu fark ederiz.

Her iki durumda da kazancımız aynıdır: Kendimize geri döneriz.

Artık sorumuz “Beni kim seçiyor?” değil  “Ben kiminle yan yana yürümek istiyorum?” olur.

Çünkü gerçek sevgi, birinin peşinden koşarak ona yetişmek değil; iki kalbin de birbirini seçtiği, hiçbirinin geride kalmaktan korkmadığı, aynı yolda el ele yürümeyi gönülden istediği yerde başlar.

Şule Ayyıldız

Kaçan Kovalanır: Peki Ya Yorulana Ne Olur?