Bazen bir çiftin fotoğrafına bakıyorum. Yan yana durmuşlar, birbirlerine sarılmışlar, yüzlerinde güzel bir gülümseme… Altında birkaç sıcak cümle, belki bir kalp, belki birlikte geçirilen yıllara dair bir teşekkür.
Sonra düşünüyorum: O fotoğraf çekildikten sonra aralarında nasıl bir konuşma geçti? Birlikte eve dönerken birbirlerinin sesini duydular mı? İçlerinden biri, o gün kalbinde taşıdığı bir şeyi diğerine anlatabildi mi?
Çünkü aynı kareye sığmak kolay. Birbirimizin iç dünyasında yer bulmak ise dikkat, zaman ve merak istiyor.
Peki, birlikte olduğumuz o güzel anları başkalarıyla paylaşmayı neden bu kadar istiyoruz?
Bazen cevabı çok sade: Sevinmişizdir. Sevdiğimiz insanın yanımızda olması içimizi ısıtmıştır; bu mutluluğa dostlarımız da eşlik etsin isteriz. Bir yıldönümünde teşekkürümüzü herkesin duyacağı şekilde söylemek, birlikte geçirdiğimiz bir günün hatırasını saklamak isteriz. Sevincin de kendine bir tanık aradığı zamanlar vardır.
Bunu anlıyorum. Ben de güzel bir anın ardından içimden taşan duyguyu paylaşmak istiyorum.
Ama bazen kendi içime dönüp başka sorular da soruyorum: Bu fotoğrafı paylaşırken kim ne görsün istiyorum? Sevdiğim insan sevgimi hissetsin mi? Yakınlarımız mutluluğumuza ortak olsun mu? Yoksa hayatımızın yolunda olduğuna dair bir işaret mi bırakmak istiyorum?
Her paylaşımda aynı niyet bulunmuyor. Bazen bir fotoğraf, sevincimizin doğal devamı oluyor. Bazen de başkalarının bakışında ilişkimize dair bir güvence arıyoruz. Gelen güzel yorumlar, “Çok yakışıyorsunuz” diyen insanlar, birlikte mutlu göründüğümüzü söyleyen dostlar hoşumuza gidiyor.
İnsan beğenilmekten, ilişkisinin güzel bulunmasından memnun olabilir. Fakat burada kendime sormak istediğim ince bir soru var: Başkalarının bizi nasıl gördüğü, birbirimizin yanında nasıl hissettiğimizden daha fazla yer kaplamaya ne zaman başlıyor?
Çünkü bir ilişkinin dışarıdan görünen yüzüyle, iki insanın arasında yaşananlar her zaman aynı olmayabiliyor. Güzel bir fotoğrafın öncesinde kırgın bir konuşma geçmiş olabilir. O gün gerçekten mutlu olmuş da olabiliriz. Tek bir görüntüden bunları bilemeyiz.
Yine de bazen biz bile kendi görüntümüze fazla inanabiliyoruz. Paylaştığımız karedeki yakınlığı, günlük hayatımızda da sürdürüp sürdürmediğimize bakmayı unutabiliyoruz.
Fotoğrafın altına “İyi ki varsın” yazarken, o gün sevdiğimiz insana bunu hissettirecek kadar dikkatle dönmüş müyüz?
Herkesin görebileceği bir teşekkür etmişiz de onun kimsenin bilmediği yorgunluğunu fark etmiş miyiz?
Bunları düşünürken kendime de bakıyorum. Sevdiğim insanın yanında ne kadar bulunuyorum? Aynı evde, aynı sofrada, aynı yolculukta olduğumuz saatlerin ne kadarında bütün dikkatimle ona dönüyorum?
Hayatın içinde birlikte yetiştirmemiz gereken o kadar çok şey var ki… İşler, alışveriş, ödemeler, ertesi günün hazırlığı… Konuşuyoruz elbette. Kimin ne yapacağını, neyin eksik kaldığını konuşuyoruz. Birlikte kurduğumuz hayatı sürdürmek için emek veriyoruz.
Ama bazen günün sonunda fark ediyorum: Bunca konuşmanın içinde birbirimizin kalbine uğramaya vakit bulamamışız.
“Nasılsın?” diye sormuşuz da cevabını gerçekten beklemiş miyiz?
“Yoruldum,” dediğinde, o yorgunluğun içinde başka bir şey olup olmadığını merak etmiş miyiz?
İnsan bazen en yakınındakine anlatmakta zorlanıyor kendini. Tanınıyor olmanın, anlaşılmak için yeterli olacağını düşünüyor. “Beni biliyor,” diyor. “Yüzümden anlaması lazım.”
Öte yandan yıllardır birlikte olduğumuz insanı artık bütünüyle tanıdığımıza da inanabiliyoruz. Cümlesi bitmeden cevabımız hazır oluyor. Neye üzüleceğini, ne söyleyeceğini bildiğimizi sanıyoruz.
Oysa hayat onun içinde de sürüyor. Dün kolayca taşıdığı bir şey bugün ağır gelebiliyor. Bir zamanlar sustuğu konuda artık konuşmak isteyebiliyor.
Acaba birbirimizi tanımanın rahatlığı içinde, birbirimizi merak etmeyi biraz bırakıyor muyuz?
Bir sofrayı düşün. Sevdiğin insan gün içinde yaşadığı bir şeyi anlatıyor. Sen de dinliyorsun; ama gözün arada telefona kayıyor. Az önce paylaştığınız fotoğrafa gelen yorumlara bakıyor, bir mesaja cevap veriyorsun.
Sana göre konuşma sürüyor. Onun içinde ise başka bir şey oluyor belki. Anlatacaklarını kısaltıyor. Kendisi için önemli olan bir ayrıntıyı atlıyor. Sonunda “Neyse, boş ver,” diyor.
O sırada ekranda ne kadar mutlu göründüğünüze dair güzel bir yorum beliriyor.
İşte bu küçük an, beni düşündürüyor. Başkaları yakınlığımıza bakarken, yanımızdaki insan kendisine ulaşacak bir bakış bekliyor olabilir.
Bir de bunun tam tersini düşünelim.
Sevdiğimiz insan telefonu bırakmış, yüzünü bize dönmüş. Anlattığımız şeyi hemen düzeltmeye çalışmıyor. Kendi yaşadıklarıyla karşılaştırmadan dinliyor. Anlamadığı yerde soruyor. Söylemekte zorlandığımız yerde biraz bekliyor.
Başlangıçta kelimelerimizi dikkatle seçiyoruz. Sonra yavaş yavaş rahatlıyoruz. İçimizden geçenleri olduğu gibi söyleyebileceğimizi hissediyoruz.
İşte o zaman omuzlarımız iniyor.
Anlaşılmış olmanın ilişkide böyle bir hafifliği var. Canımızı sıkan mesele hâlâ orada durabilir. Fakat artık onu anlatabilmek için ayrıca mücadele etmemiz gerekmiyordur. O akşam bir çözüm bulamasak bile, konuşmayı sürdürebileceğimizi bilmek iyi gelir.
Ne mutlu bana ki, yıllar sonra bile içimi ısıtan böylesi derin sohbetler biriktirmişim. Bugün özlemini duyduğum, o sofralar kadar, kendimi anlatabildiğim ve anlaşıldığımı hissettiğim o yakınlık… Bazen bir sesi, bazen bir gülüşü hatırlıyorum; içim, o akşamdan eve dönerken olduğu gibi hafifliyor. Özlüyorum elbette. Ama özlerken şükrediyorum da; ömrümde böylesine yer etmiş insanlarla, böylesine kalpten konuşabilmiş olmaya.
O sohbetlerde söylenen her cümle aklımda değil. Ama nasıl dinlendiğimi hatırlıyorum. Ben de karşımdakini duymak istemişim. Sohbet, ikimize de yer açmış.
Henri Bergson’un “süre” anlayışından hareketle düşününce, birlikte geçirilen zamanın içimizde neden farklı izler bıraktığını daha iyi kavrıyorum. Bir ilişkinin yaşanmışlığını yalnızca yıllar anlatamıyor. O yılların içinde birbirimize nasıl hissettirdiğimiz de hafızamızda yerini alıyor.
Fotoğraflarımız kalsın. İçimizden geldiğinde paylaşalım da… Birlikte kutladığımız günlere, gittiğimiz yerlere yıllar sonra gülümseyerek bakalım.
Ben, o karelerin ardında hatırlamaya değer konuşmalar da biriksin istiyorum. Sevdiğim insanın yüzüne bakarken, bugün içinde neler olduğunu merak etmek istiyorum. Yazdığım güzel bir cümlenin, günlük hayatımızda da bir karşılığı olsun istiyorum.
Belki yıllar sonra o fotoğrafı yeniden göreceğiz. Kaç kişinin beğendiğini, kimlerin yorum yaptığını unutmuş olacağız. Ama içimizden biri gülümseyerek diyecek ki:
“O akşam sana içimde taşıdığım bir şeyi anlatmıştım. Beni dinlemiştin. Eve dönerken ne kadar hafiflediğimi hatırlıyorum.”
Ve o kareye yeniden bakarken, en çok bunu sevdiğimizi anlayacağız: Birbirimizin yanında kendimiz olabildiğimiz o hâlimizi.
Ersin Ayyıldız


