Bazen Gitmek de Dik Durmaktır

Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Bazen bir insanın ne söylediğinden çok, ne zaman ve nasıl söylediği önemlidir.

BRTK Müdürü Meryem Çavuşoğlu Özkurt bugün görevinden istifa etti.

“Gördüğüm lüzum üzerine görevimden ayrılıyorum” dedi.

Sonra da şu cümleyi kurdu:

“Onur ve gururla, başı eğilmeden yaşamımı sürdürdüm. Bundan sonra da nasip olması dileğiyle, Müdürlük görevimden istifa ediyorum.”

Bu cümleyi okuyunca ister istemez birkaç yıl geriye gittim.

2020 Cumhurbaşkanlığı seçimine…

Türkiye’den KKTC’ye su taşıyan hattaki arızanın giderilmesinin ardından Geçitköy Barajı’na yeniden su verilmesi nedeniyle tören düzenlenmişti.

Seçim yasakları vardı.

YSK’nın uyarısı vardı.

BRTK canlı yayındaydı.

Yayın devam etti.

Sonrasında ne oldu?

BRTK Müdürü Meryem Çavuşoğlu Özkurt yargılandı.

Mahkûm edildi.

İki ay cezaevinde kaldı.

Şimdi aradan yıllar geçti.

Ben hâlâ aynı soruyu soruyorum:

Kim için?

Niye?

O yayından siyasi olarak kim faydalandı?

Bedeli kim ödedi?

İşin siyasi tarafında bulunanlardan cezaevine giren oldu mu?

Olmadı.

Ama bir kamu yayıncısının müdürü iki ay cezaevinde kaldı.

Kelepçelendi.

Bedel ödedi.

Bunları unutmadık.

Meryem Çavuşoğlu Özkurt’u mesleğine dört elle sarılan, kurumuna sahip çıkan ve personeli tarafından sevilen bir yönetici olarak tanıdım.

Bugün ise başka bir şey yaptı.

Bu kez kimsenin eline kendisi üzerinden bir koz vermedi.

Beklemedi.

Koltuğa sarılmadı.

“Ben buradayım, beni görevden alamazsınız” kavgasına da girmedi.

İstifasını verdi ve çıktı.

Bana göre dik duruş budur.

Kendisini bu tavrından dolayı kutluyorum.

Ama mesele yalnızca BRTK değil.

Takvime bakın.

Seçim yasaklarının başlamasına artık sayılı günler kaldı.

Sonra etrafınıza bakın.

Açılışlar…

Törenler…

Atamalar…

Görevden almalar…

Birbiri ardına geliyor.

Sanki zamanla yarışılıyor.

Yangından mal kaçırır gibi ne yapılacaksa seçim yasaklarından önce yapılmaya çalışılıyor görüntüsü var.

Belki de ben yanlış görüyorum!

Ama vatandaş görmüyor mu?

Halk bunları takip etmiyor mu?

Seçim yaklaştığında yıllardır bekleyen yatırımların bir anda açılışa yetişmesini, atamaların hızlanmasını, törenlerin peş peşe yapılmasını kimse sorgulamayacak mı?

Sorgular.

Hem de sandığınızdan çok daha fazla sorgular.

Çünkü bu halkın hafızası bazılarının düşündüğü kadar kısa değil.

Gelelim ikinci meseleye…

KIB-TEK’te yaşananlara.

EL-SEN’in eylemi sırasında gazeteciler de oradaydı.

Niye?

Çünkü haber vardı.

Gazeteci de haberin olduğu yerde olur.

Bu kadar basit.

Meslektaşımız Ahmet Karagözlü de görevini yapıyordu.

Görüntü almaya, yaşananları kamuoyuna aktarmaya çalışıyordu.

Sonuç?

Müdahale.

Gerginlik.

Ve gazetecinin elindeki telefonun camının kırılması.

Daha da düşündürücü olan, eylemi takip etmeye giden gazetecilerin adeta “karşı taraftaymış” gibi görülmesi.

İşte buna itirazım var.

Gazeteci ne EL-SEN’in adamıdır ne KIB-TEK yönetiminin.

Ne hükümetin adamıdır ne muhalefetin.

Gazeteci gazetecidir.

Haber neredeyse oradadır.

Bugün grevi takip eder.

Yarın Başbakan’ın açıklamasını.

Öbür gün muhalefetin basın toplantısını.

Bir başka gün polisi.

Mahkemeyi.

Sokağı.

Vatandaşı.

Çünkü bizim işimiz budur.

Gazeteci oraya geldi diye neden rahatsız oluyorsunuz?

Kameradan neden korkuyorsunuz?

Telefondan neden rahatsız oluyorsunuz?

Yaptığınızın doğru olduğuna inanıyorsanız bırakın çeksin.

Bırakın halk görsün.

Ama ne yazık ki tahammül giderek azalıyor.

Kimi gazetecinin üzerine yürüyor.

Kimi görüntü almasını engellemeye çalışıyor.

Kimi kameraya gizliden orta parmak gösteriyor.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor.

Olmaz!

Gazeteciyi sevmek zorunda değilsiniz.

Yazdığı haberi de beğenmek zorunda değilsiniz.

Hatta gazeteciye kızabilirsiniz.

Eleştirebilirsiniz.

Ama görevini yapmasını engelleyemezsiniz.

Çünkü o telefon yalnızca gazetecinin telefonu değildir.

O kamera yalnızca gazetecinin kamerası değildir.

Oradan vatandaş bakıyor.

Halk bakıyor.

Bugün istemediğiniz bir görüntüyü çektiği için gazetecinin üzerine yürürsünüz.

Yarın başınıza bir haksızlık geldiğinde kimi arayacaksınız?

Yine gazeteciyi.

Bugün mikrofonunu görmek istemediğiniz gazeteciye yarın sesinizi duyurmak için ihtiyaç duyacaksınız.

Bunu unutmayın.

Ben KIB-TEK’teki eylemi takip ederken görevlerini yerine getiren meslektaşlarımın yanındayım.

Kim olursa olsun…

Hangi kurum olursa olsun…

Hangi siyasi görüşten gelirse gelsin…

Gazetecinin görev yapmasına müdahaleyi kabul etmiyorum.

Çünkü mesele bir telefonun kırılması değil.

Mesele gazetecinin kim olduğu da değil.

Mesele haber alma özgürlüğüdür.

Ve son olarak…

Bugün yaşanan iki farklı olayın aslında birbirine dokunan bir tarafı var.

Bir tarafta yıllar önce yaptığı bir yayın nedeniyle cezaevine kadar giden bir yayıncı…

Diğer tarafta bugün haber yapmaya çalışırken müdahaleyle karşılaşan gazeteciler…

Dönemler değişiyor.

İsimler değişiyor.

Makamlar değişiyor.

Ama gazetecinin başındaki dert pek değişmiyor.

O nedenle Meryem Çavuşoğlu Özkurt’un istifa açıklamasındaki o cümleyi önemsiyorum:

“Başı eğilmeden…”

Makamlar gelip geçer.

Koltuğa bugün siz oturursunuz, yarın başkası.

Ama insanın arkasında bıraktığı bir şey vardır.

Duruşu.

Bazen o duruşu korumanın yolu kalmaktır.

Bazen de kalkıp gitmektir.

Bazen Gitmek de Dik Durmaktır