Dokuz Günlük İnat, Bir Gecelik Uzlaşı… Peki Ya Vicdanınız?

Google'da Abone Ol service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Dokuz gün boyunca hükümet ile EL-SEN arasındaki gerilimi izledik. Karşılıklı açıklamalar, suçlamalar, grevler, elektrik kesintileri ve her zamanki gibi yaşananların bedelini ödemek zorunda kalan vatandaş…

Sonunda Başbakanlıkta bir araya gelindi, dört maddede uzlaşı sağlandı, protokol imzalandı ve grev kaldırıldı.

Demek ki oluyormuş!

Dokuz gündür çözülemeyen meseleler bir görüşmeyle çözülebiliyormuş. İş sağlığı ve güvenliği konusunda komisyon kurulabiliyor, eksik koruyucu ekipmanların temini için karar alınabiliyor, tartışmalı terfiler dondurulabiliyormuş.

İyi de bütün bunlar için neden dokuz gün beklendi?

Bana göre bugün tartışılması gereken, grevin sona ermesi değil, hükümetin bu noktaya gelmek için neden dokuz gün beklediğidir.

EL-SEN ne istiyordu?

Çalışanların can güvenliğinin sağlanmasını, eksik koruyucu ekipmanların tamamlanmasını, istihdam ve terfilerin toplu iş sözleşmesine ve kurallara uygun yapılmasını…

Bunların hangisi kabul edilemeyecek bir talepti?

Bir elektrik çalışanının işini güvenli koşullarda yapabilmesi için sendikanın greve gitmesi mi gerekiyordu?

Üstelik bunlar yeni ortaya çıkan sorunlar da değil. Türk-Sen Başkanı Arslan Bıçaklı, iş sağlığı ve güvenliği eksikliklerini yıllardır gündeme getirdiklerini, ilgili kurumlara defalarca yazılar gönderdiklerini açıkladı.

Demek ki sorunlar biliniyordu.

Peki, bugüne kadar ne yapıldı?

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, KIB-TEK yönetimi ve hükümet, yıllardır dile getirilen bu eksikliklerin giderilmesi konusunda hangi somut adımları attı?

Bugün kurulmasına karar verilen komisyon daha önce neden kurulmadı? Şimdi temin edileceği söylenen ekipmanlar bugüne kadar neden temin edilmedi?

Bunların cevabını istemek vatandaş olarak da gazeteci olarak da en doğal hakkımızdır.

Hele ki ortada Arif Özkıraç gibi ağır bir iş kazasının ardından yoğun bakımda tedavisi devam eden bir çalışan varken…

Arif Özkıraç’ın yaşadığı kazayla ilgili koruyucu ekipman eksikliği iddiaları var. Bu iddiaların mutlaka araştırılması, kazanın bütün yönleriyle aydınlatılması ve varsa ihmallerin ortaya çıkarılması gerekiyor.

Bir insan bugün hastanede yaşam mücadelesi veriyor. Ailesi iyi bir haber bekliyor. Biz ise hâlâ iş güvenliği için komisyon kurulmasını, koruyucu malzeme alınmasını konuşuyoruz.

İnsanın aklı almıyor.

Yüksek gerilim hatlarında, trafolarda, arızalarda çalışan insanların karşı karşıya kaldığı tehlikeleri yeni mi öğrendik?

Hayır!

Yıllardır bilinen, konuşulan, uyarısı yapılan meselelerden söz ediyoruz.

Ama ne hikmetse dokuz günlük grevin ardından hükümet bu konularda yazılı taahhüt verebildi.

İşte benim itirazım burada.

Devlet dediğiniz, çalışanı ağır bir iş kazası geçirdikten sonra değil, o kazanın yaşanmaması için gereken önlemleri zamanında almakla yükümlüdür.

Gelelim işin siyasi tarafına…

EL-SEN bu süreçte yalnız kalmadı. Türk-Sen, Kamu-Sen, diğer sendikalar, belediyeler ve toplumun farklı kesimlerinden gelen destek giderek büyüdü. Hükümet üzerindeki baskı da arttı.

Başlangıçta uzlaşmaya varılamayan konularda dokuzuncu gün anlaşma sağlandı.

Şimdi insan ister istemez düşünüyor.

Hükümet, çalışanların taleplerinin haklılığını mı kabul etti, yoksa büyüyen toplumsal tepkinin karşısında daha fazla direnemeyeceğini mi gördü?

Bir de seçim sürecinde olduğumuzu unutmayalım.

Siyasi partiler sahada, adaylar seçmen peşinde, herkes vaatlerini sıralıyor. Böyle bir dönemde hükümetin elektrik greviyle, kesintilerle ve giderek artan huzursuzlukla uğraşmak istemeyeceği açık.

Dolayısıyla uzlaşmanın zamanlamasını seçim atmosferinden tamamen bağımsız değerlendirmek bana pek inandırıcı gelmiyor.

Ancak sebep ne olursa olsun sonuç değişmiyor.

Bu ülkenin insanları dokuz gün boyunca mağduriyet yaşadı.

Zaten elektrik üretimi ve altyapısıyla ilgili yıllardır çözülemeyen sorunlarımız var. Üretim kapasitesi tartışılıyor, yatırımlar sorgulanıyor, arızalar bitmiyor. Sokak lambalarının yanmadığı yollar hâlâ insanların can güvenliğini tehdit ediyor.

Bir de bunların üzerine grev eklendi.

Elektrik kesintilerinden etkilenen esnafın zararını kim karşılayacak? Evinde elektriğe bağımlı tıbbi cihaz kullanan hastaların yaşadığı endişeyi kim giderecek?

Karanlık sokaklarda yürümek zorunda kalan insanların güvenliğinden kim sorumlu?

Vatandaşın bütün bu yaşananlarda ne suçu var?

Kurumdaki iş güvenliği eksikliklerini vatandaş mı yarattı? Terfi tartışmalarının sorumlusu vatandaş mı? Yıllardır ertelenen yatırımları vatandaş mı engelledi?

Ama bedeli yine vatandaş ödedi.

İşin daha da düşündürücü tarafı, dokuz günün sonunda herkesin anlaşmadan memnuniyet duyduğunu açıklaması.

Peki, bu işin kazananı kim oldu?

Hükümet mi?

Zaten yerine getirmesi gereken sorumluluklar konusunda dokuz gün sonra taahhütte bulundu.

Sendika mı?

Çalışanlarının can güvenliğini sağlatabilmek için dokuz gün mücadele etmek zorunda kaldı.

Vatandaş mı?

Elektrik kesintileriyle, belirsizlikle, günlük yaşamını altüst eden sıkıntılarla uğraştı.

Bence kazanan olmadı.

Herkes bir şekilde kaybetti. En çok da kamu kurumlarına duyulan güven zarar gördü.

Burada sendikaların sorumluluğunu da görmezden gelecek değilim. Grev hakkı yasaldır, çalışanların haklarını savunması da doğaldır. Ancak grevlerin vatandaş üzerindeki etkileri ve uygulanan yöntemler elbette tartışılabilir.

Ne var ki çalışanların can güvenliği söz konusu olduğunda, asıl sorumluluğun işverende ve ilgili kamu makamlarında bulunduğunu unutmamak gerekiyor.

Bir çalışanın sabah evinden çıkıp akşam sağ salim ailesinin yanına dönebilmesi, hükümetin sendikaya vereceği bir taviz değildir.

Bu zaten sağlanması gereken en temel haktır.

Şimdi protokole bakıyoruz.

İş sağlığı ve güvenliği komisyonu kurulacakmış. Koruyucu kıyafetler, araç ve gereçler temin edilecekmiş. Terfi kararları seçim yasakları bitene kadar dondurulacak, ardından ilgili komisyon tarafından değerlendirilecekmiş.

Güzel de biz bu ülkede kaç kez benzer sözler duyduk?

Kaç komisyon kuruldu, kaç rapor hazırlandı, kaç açıklama yapıldı?

Sonra ne oldu?

Bugün verilen sözlerin de aynı akıbete uğramayacağını kim garanti edebilir?

Asıl sınav şimdi başlıyor. Hükümetin ve KIB-TEK yönetiminin görevi yalnızca protokol imzalamak değil, altına imza attıkları maddeleri eksiksiz uygulamaktır.

Seçim yasakları sona erdiğinde terfiler gerçekten kurallara uygun yapılacak mı? Koruyucu ekipmanlar zamanında temin edilecek mi? Çalışanların iş güvenliği için gerekli denetimler düzenli olarak gerçekleştirilecek mi?

Bunları takip etmek de bizim görevimiz olacak.

Çünkü mesele yalnızca dokuz günlük grev değil.

KIB-TEK’in yıllardır biriken sorunları var. Üretimden altyapıya, mali yapıdan istihdama, terfilerden iş güvenliğine kadar çözüm bekleyen ciddi meseleler…

Her gelen yönetim bir şeyler söylüyor. Her hükümet çözüm vaat ediyor. Ama sorunlar bir türlü bitmiyor.

Vatandaş ise aynı sorunlarla yaşamaya devam ediyor.

Sayın Başbakan Ünal Üstel, Sayın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Oğuzhan Hasipoğlu…

Dokuz günün sonunda anlaşmaya varılmasını elbette olumlu buluyorum. Keşke daha önce gerçekleşseydi.

Ancak bu anlaşmayı bir başarı olarak sunmadan önce, neden dokuz gün beklendiğinin açıklanması gerekiyor.

Çünkü bugün üzerinde uzlaşılan taleplerin önemli bir bölümü, zaten kamu yönetiminin yerine getirmesi gereken sorumluluklarla ilgili.

İnsan ister istemez soruyor: Bu kadar mağduriyet yaşanmasına gerçekten gerek var mıydı?

Üstelik ortada yalnızca elektrik kesintilerinden etkilenen vatandaşlar yok. Yoğun bakımda tedavisi devam eden Arif Özkıraç var.

Onun ailesi var.

Bugün grev bitti. Çalışanlar işbaşı yapacak, arızalar giderilecek, hayat yeniden normal akışına dönecek.

Siyasetçiler de seçim çalışmalarına kaldıkları yerden devam edecek.

Birkaç gün sonra bu grev belki de gündemden düşecek.

Ama Arif Özkıraç hâlâ yoğun bakımda.

Benim için bu dokuz günlük sürecin en acı tarafı da budur.

Umarım Arif Özkıraç bir an önce sağlığına kavuşur. Umarım ailesinin beklediği güzel haber gelir. Umarım bir daha hiçbir çalışan, iş güvenliği eksiklikleri nedeniyle böylesine ağır bir tehlikeyle karşı karşıya kalmaz.

Ama yalnızca umut etmekle olmaz.

Yıllardır yapılan uyarıların neden dikkate alınmadığı araştırılmalı. Kazayla ilgili iddialar aydınlatılmalı. Varsa ihmallerin sorumluları ortaya çıkarılmalı.

Ve bugün imzalanan protokolün her maddesi uygulanmalı.

Aksi halde birkaç ay sonra yine aynı sorunları, aynı tartışmaları, belki de başka bir iş kazasını konuşuyor olacağız.

İşte bunu kabul etmek mümkün değil.

Dokuz gün boyunca yaşananları, elektriksiz kalan evleri, iş yapamayan esnafı, mağdur olan hastaları ve yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Arif Özkıraç’ı düşündüğümde hükümet edenlere sormadan edemiyorum:

Hiç mi vicdanınız sızlamadı?

Madem bugün anlaşabiliyordunuz, neden dokuz gün önce anlaşmadınız?

Ve lütfen şimdi bu uzlaşıyı büyük bir başarı gibi anlatmayın.

Çünkü dokuz gün sonra yapılan doğru, dokuz gün boyunca yapılmayanların hesabını ortadan kaldırmaz.

Dokuz Günlük İnat, Bir Gecelik Uzlaşı… Peki Ya Vicdanınız?